6 Şubat 2016 Cumartesi

Fantastik Terör Nedir, Nasıl ve Neden Yapılır


 "Cevapları olanı değil, soruları olanı dinleyin." diye bir lafı varmış Einstein'ın. Soru sorma alışkanlığımı azaltmaya çalıştığım bu dönemde, kendime bir ödül vereceğim. Diyet yaparken haftada bir gün falan istediğini yeme günü olur ya hani, öyle. Sormak istediğim, aklıma gelen her şeyi soracağım ve rahatlayacağım. Bu yüzden düz cümleden çok soru cümlesi göreceksiniz. Cevap almak değil, soru sormak rahatlatmalı insanı. Siz de sorularınızı hazırladıysanız başlayabiliriz. 

 Büyü haramdır. Peki neden? Hile olduğu için olabilir mi? Oyunlardaki hileler, aslında yapımcıların bazı şeyleri kolayca test etmek için oluşturduğu kısa yollarmış. Gerçek dünyada böyle olma ihtimali olamaz. Her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen bir varlığın, yarattığı dünyayı bu tür hilelerle test etme gereği duyması mantıklı değil. İşin diğer kısmını, yani bir yaratıcının olmadığını düşünecek olursak büyü, bu dünyanın "bozulmuş" tarafı olabilir mi? Dünya yeterince mükemmel değilse, büyü de yeryüzünün kusuru mudur? Ortaokulda bir arkadaşım "Büyü haramdır ama sihir değildir." demişti. Ne demek istediğini anlayamamıştım. Büyü ve sihir farklı şeyler midir? Asıl sormamız gereken soru; Büyü var mıdır? 

 Fantastik dünya nedir? İçinde robotların, ışın kılıçlarının ya da uçan arabaların olduğu bir dünya neden fantastik olamaz? Bu saydığım şeyleri gerçeğe dönüştürmek ileride mümkün olabileceği için olabilir, evet. Fakat büyü gücüne ulaşılamayacağı, ejderhalarla karşılaşılmayacağı nereden biliniyor?  Bir kertenkele, mutasyon geçirerek ejderhaya dönüşemez mi? Fantastik tür ile bilim kurgu arasındaki çizgi ne kadar kalındır? Bilimle değil de büyüyle çalışan bir robot yapsak buna fantastik bilim diyebilir miyiz? Fantastik dünyada olduğumuzu ya da oluşturduğumuz şeyin fantastik olduğunu nasıl anlarız? Bu tanıma uyması için illa gerçekçi olmayan şeyleri mi barındırması gerekir? Peki, gerçek olandan nasıl emin olacağız? Dünyayı olaylar üzerinden değil, anlamlar üzerinden sorgulayın. Çünkü neyin gerçek olduğundan asla tam olarak emin olamazsınız. 

 Kendi kendini sorgulama/test etme mekanizması olan bir dünya kurgulasak nasıl bir dünya olduğunu anlayabilir mi? Kıtaların dört bir yanına filozof melekler yerleştirsek mesela, işimizi görür mü? Ya da bu dünyanın karabasanlarına bir emir versek de insanların uykularında onları öldürmeye çalışmak yerine, onları kendi dünyaları hakkında düşünmeye sevk etmek için kulaklarına bir şeyler fısıldasalar. Bu görevi yer kabuğuna versek olur mu? Üzerinde büyü yapıldığında hemen deprem olsa da insanların haberi olsa. 

 Terör nedir? Kelime anlamı olarak "korku, korkudan titreme" gibi anlamlara geliyor. Hasan Sabbah'ı duymuşsunuzdur. Haşhaş kullanarak yetiştirdiği fedailerinin, tarihin ilk teröristleri olduğu söylenir. Terör, inanç sapmasından doğar. Peki bu insanlar neyi kullanır? Sapmış fikirlerini insanlara korku yoluyla yaymak için paraya ihtiyaçları var. Fantastik dünyada bu nasıl olur? Büyü, terör olabilir mi? Az önce dediğimiz gibi gerçekten dünyanın bozulmuş bir tarafıysa evet, olabilir. Sapkın bir inancın peşinde koşan insanların kullandığı "dünyanın bozuk tarafı", terörü meydana getirir. İçinde yaşadığımız dünyada terör, çıkarları uyuşan ülkeler tarafından finanse edilirken fantastik dünyadaki teröristleri kim finanse eder? Büyücülerin paraya ihtiyacı var mıdır? Büyü yapmak için gereken asaları, terör için yeterli olmaz mı? Peki, her büyücü bir terörist midir? Sembolik bir örnek verecek olursak; Gandalf terörist midir? 

 Büyünün olmaması gereken, bozulmuş, ters bir şey olduğunu söylüyorsak hiçbir büyücü masum olamaz. Fantastik dünyadaki büyü ile gerçek dünyadaki büyü aynı mıdır? Öyle bir dünyaya biz "fantastik" adını takıyoruz. Çünkü bize göre gerçek dışı ögeler var. Peki, o dünyada yaşayanlar için kendi dünyaları fantastik midir? Onlar için ejderhaların, büyücülerin, cadıların ya da trollerin var olması doğal bir şey değil midir? Onlar, bunun gerçek dışı olmadığını düşünüyorsa biz neden öyle bir tabir kullanıyoruz? "Bize göre" bakış açısı ne kadar doğrudur?

 Rüya içinde rüya ya da hikaye içinde hikaye çoğumuzun alışık olduğu bir şeydir. Hikaye içindeki hikayenin içinde hikaye olur mu sizce? Düşünün, günümüzde başlayan bir hikayenin içindesiniz. Bir yakınınız size yüzyıllar öncesine ait olan bir hikayeyi anlatıyor. O hikayenin içinde de bir adam, fantastik dünyada geçen bir hikaye anlatmaya başlıyor. Kaç kat aşağı inebileceğimi görmek isterdim. Bazen denemek, başarmaktan çok daha verimli oluyor. 


Bilişsel Çarpıtma


 Yıllar önce babam bir üniversitenin hastanesinde yatarken onu ziyaret etmiştim. Odadaki diğer hastaların durumu da ciddiydi. Hele biri vardı ki beni en çok korkutan kişi de oydu. Hastanın kendisini hiç görmedim, ben hastaneden ayrılana kadar sadece bomboş olan yatağını izledim. Yanlış hatırlamıyorsam ben orada bulunduğum sırada o ameliyattaydı. Anneme onun hastalığını sorduğumda ise yıllar sonra bile tedbiri elden bırakmamama vesile olacak şeyi öğrendim. Adam mutfakta bir şişe görmüş. Artık cam şişe midir pet şişe midir bilemiyorum. Meyve suyu sanıp içmiş ama aslında içtiği şey, tuz ruhuymuş. Gerisini siz düşünün. O günden sonra mutfakta gördüğüm gizemli şişelere, yarısı dolu bardaklara hep şüpheyle yaklaştım. Hatta ağzına kadar dolu, içinde su olduğu belli olan sürahi için bile "Anne, bunun içinde su mu var?" diye sormaya başladım. Bazen suyun rengine bile güvenemiyorsunuz. Her an birileri tarafından zehirlenecekmiş gibi hissettiğiniz zamanlar mı olmuyor mu? 

 Paranoyaklığımın kaynağı o olay mı bilmiyorum ama çok da şikayetçi olduğumu söyleyemem. Şüphe, sizi beladan kurtarıyor. İnsan ilişkilerinde de bu böyle. Kimseye yaklaşmıyorsunuz ve sonuç olarak başınız derde girmiyor. Bu da yalnız kalmanıza sebep oluyor, işin bu kısmının kötü olduğunu biliyorum fakat her şeyin bir bedeli var. Bedel ödeyenlerin hep kişiliklerine sadık olan kişilerin olması da beni üzüyor. 

 Anlatmak istediğim bir olay daha var. Sonra asıl meseleye geleceğim. Bu seferkine inanması daha zor, doğruluğundan ben de emin değilim ama annem, bir arkadaşına anlatırken duymuştum. Annemin bir arkadaşının başına gelen bir olay. Bir gün, bu ailenin arabasını çalmışlar. Aile polise gitmiş, gerekli her şeyi yapmış fakat araba bir türlü bulunamamış. Bir hafta sonra bir bakmışlar ki araba kapılarının önünde duruyor. İçinde de bir not var; "Arabanızı almak zorundaydım, çok özür dilerim. Yardımınız için çok teşekkür ederim. Yardımınızın karşılığı olarak sizin için Bodrum'da xxx otelinde bir haftalık tatil rezervasyonu yaptırdım." Bu tür bir not. Aile, Bodrum'daki oteli arayıp sormuş. Gerçekten de kendi adlarına parası ödenmiş bir haftalık tatilin olduğunu görmüşler. Hazırlık yapıp hemen yola çıkmışlar, bir hafta boyunca güzel bir tatil geçirmişler. Memleketlerine döndüklerinde ise gördükleri manzara bomboş bir ev olmuş. Evin perdelerini bile söküp götürmüşler.

 Ben suya korkuyla yaklaşıyorken o ailenin bir daha tatile çıkmaktan korkması da doğal olur herhalde. Peki burada hangi taraf suçlu oluyor? Korkutan mı yoksa korkan mı? Tabii ki her bardaktaki su, tuz ruhu olamaz ya da o aile her tatile çıktığında evlerini soyacaklar diye bir şey yok fakat insan ister istemez korkuyor. İnsanlar da arkadaşlarının bu korkularını giderecekleri halde onlara, asıl suçlu onlarmış gibi yaklaşıyor. Suçluyu yanlış yerde arıyor olabilir misiniz acaba? Suçlunun nerede olduğunu bilemeyeceğim ama sorunumun adını çok iyi biliyorum; bilişsel çarpıtma. İlk defa lisede sosyoloji dersinde -psikoloji de olabilir emin değilim- duymuştum o kavramı. Lisede de bu konu hakkında bir deneme yazmıştım. Hâlâ bunlarla uğraşıyor olmam neyi gösterir? Tarihin tekerrür ettiğini mi? Neyse, bilişsel çarpıtmanın türlerine bakalım;

 Keyfi Çıkarım: Sizi sevmesini istediğiniz bir insan var diyelim. Aslında sevdiğine dair sağlam kanıtlar da var ama siz başka derdiniz yokmuş gibi gidiyorsunuz ve o kanıtları göz ardı edip o kişinin sizi sevmediğine kendinizi inandırıyorsunuz. Kim yapar böyle bir şeyi? 

 Seçici Soyutlama: Öğretmenin tüm sınıfı azarlamasının sebebini sadece kendinize bağlamanız gibi bir şey. Çok şükür ben de bu kadarı yok. 

 Aşırı Genelleme: Masanın birinde duran yarısı dolu bir bardaktaki suyu bana asla içiremezsiniz. Neden? Çünkü tuz ruhu içip ölen birini biliyorum. Bu sebeple bütün "gizemli bardakların" içinde tuz ruhu vardır. Beni aksine inandırabilir misiniz? 

 Büyütme ve Küçültme: Birisi gözlerinize iltifat eder, hoşunuza gider ama bunun pek bir önemi olmadığını düşünürsünüz. Bir göz sayesinde kaç kişi sizin peşinizden koşar ki? Başka birisi saçlarınızın kötü göründüğünü söyler, gün boyunca kafanıza takarsınız. 

 Ya Hep Ya Hiç: İyi not alırsanız kendinizi en iyisi olarak görür, kötü not alırsanız işe yaramazın teki olduğunuzu düşünürsünüz. Açıkçası bu benim tarzıma biraz ters. Bu hayatta beyaz ve siyahın yanında grinin de olduğuna/olması gerektiğine inanıyorum. Gri de olduğu için insanlar bu kadar karmaşık değil mi zaten? Ne çekiyorsak griler yüzünden çekiyoruz.

 Felaketleştirme: Kısacası, başarısızlığınızın dünyanın sonu olduğuna inanmanız. Bu sorunu da aştığımı görebiliyorum aslında, şanslıyım. Dünyanın sonu, kimin başarısızlığı sonucunda gelecek acaba? Hepimizin mi? 

 Gereklilik İfadeleri: Yobaz dediğimiz insanlar aslında "ilkel" fikirleri olan kişiler değil, değişmeyen fikirleri olanlardır. Katı kuralları vardır, o kadar katıdır ki ne kadar mantıklı kanıt sunarsanız sunun vazgeçmeyeceklerdir. Mantıklı bir şey duyduğumda ikna oluyorum ama bunun uzun sürdüğünü itiraf etmek zorundayım. 

 Zihin Okuma: Çok bilmişlik mi yoksa kendine fazla güvenme mi denmeli bilemiyorum. İnsanların ne düşündüğünü bildiğini iddia etme durumu. Bu da yetmezmiş gibi, çevrenizdekilerin de sizin düşüncelerinizi bilmesi gerektiğine inanıyorsunuz. Bu dünya o kadar fantastik değil maalesef. 

 Bilişsel çarpıtmadan tekrar bahsederek tarih döngüsünü gerçekleştirdiğimi hissediyorum. Bunu bir check-up olarak düşünebiliriz. Zaman içinde kaç maddeyi aşmış olduğumu görmek istedim ve durum o kadar da kötü değil. Kendimi daha iyi hissediyorum ama aklıma takılan son bir şey var. Bu durumu nasıl açıklayacağımı bilmiyorum, o yüzden sadece bir örnek vermekle yetineceğim. Lisedeki ben olsaydım, bu örneği atarlı bir şekilde verirdim. Birkaç ay önceki ben olsaydım bu örneği asla vermezdim. Şimdi ki ben olarak bu örneği insanların diyeceklerini umursamadan vereceğim. Yine de biliyorum ki bahsedeceğim şey eğer bir Budist rahip ya da samuray hakkında falan olsa çok daha ilgi çekerdi. Ön yargıları yıkmak gibi bir derdim yok zira geçtiğimiz dönem ön yargılar hakkında bir kitap okuduktan sonra konudan yeterince soğudum. Tek istediğim, karakterlerden çok, olaya bakılması. (Beni böyle bir açıklama yapmak zorunda bırakan bir toplumda yaşadığım için de utanıyorum.) Başınıza bir dert gelir, herkesten bunu unutmanız gerektiğini duyarsınız. Sanki unutmanız gerektiğinin farkında değilmişsiniz gibi gelip bir de bunu söylerler. Siz kendinizi ne kadar rahatlatsanız da içinizde bu konuda bir kıskançlık kalır. Biliyorum, söylediklerim çok soyut görünüyor ama örneği verince daha anlaşılır hale geleceğini düşünüyorum. Ben "Neden?" sorusunu çok soran biriyim. Bir insan bana, beni sevdiğini sorsa bile direkt nedenini sorarım. Sorardım. "Kimse beni sevmez, ben çok eziğim." diye düşünmüyorum tabii ki. Sadece, neden ben olduğumu merak ediyorum. Bu her ne kadar masum bir istek gibi görünse de bazen kıskançlık boyutuna ulaşabiliyor. Hepimiz için geçerli. Neye, neden karşı çıktığımızı bilmeden etrafa hakaretler savurmaktan başka bir şey yapmıyoruz. Lafı fazla dolandırmadan örneği verip bitireyim; 

 Gerçek adı Amr bin Hişam olan ve sonradan Ebu Cehil (Cehaletin Babası) olarak anılan kişiyi lisede illa duymuşsunuzdur. Tarih dersinde olmasa bile din dersinde bahsi mutlaka geçmiştir. Kendisi İslam'a ve Hz. Muhammed'e en çok karşı çıkanlardan biriymiş. İlginçtir ki bu kişinin eski lakabı Ebu'l Hakem (Bilgeliğin Babası) imiş. Kabileler arasında çok güvenilen ve saygı duyulan biriymiş. Hz. Ali bir gün ona "Muhammed'in peygamberliğine gerçekten inanmıyor musun?" diye sormuş. Ebu Cehil de cevap vermiş; "İnanıyorum ama neden o?" 


2 Şubat 2016 Salı

Eğitimli Filler


 Bazı dönemler vardır; Gitmek istemediğiniz yerlere gider, konuşmak istemediğiniz kişilerle konuşursunuz. Kısacası, yapmak istemediğiniz ne varsa, onları yapmak durumunda kalırsınız. Kendinize yakıştırmasanız da aynaya bakmamaya özen göstererek o tür şeyleri yaparsınız. Böyle bir dönemdeyim ve bu dediklerimi yapıyorum, biri hariç; küfretmek. Bu şeyi kendime hiç yakıştıramıyorum ve ne kadar zorunda olursam olayım yine de yapmıyorum. Yüzüme, gözüme, sesime, yani hiçbir yerime uymayacakmış gibi geliyor. Evet, nadir de olsa ettiğim anlar vardı. Mesela, onuncu sınıfta bir coğrafya dersinde hoca "Çıkarın kağıtları size soru soracağım ve cevaplarını yazacaksınız." dedi. (Evet, gerçekten dedi bunu.) O sırada bir küfür çıkıverdi ağzımdan. Arka sıramda oturan arkadaşım da beni duyunca çok şaşırdı ve dedi ki "Bu çocuğun ilk defa küfrettiğini duydum ama tam da yerinde etti."

 Böyle anların nadir olduğunu söylemiştim fakat sevmediğim insanlara içimden hakaretler savuruyorum. En azından bunu yapmaya hakkım vardır, öyle değil mi? Sıradan hakaretlerden çok kendi türettiğim lafları kullanıyorum. Örnek verecek olursak, lisede sıkça kullandığım "modern yobazlar" lafını söyleyebiliriz. Açıklamak isterdim ama bu muhtemelen başka bir yazının konusu olacak. Belki de okuduğunuzda ne anlam içerdiğini anlıyorsunuzdur. Bizim burada üstünde duracağımız şey, yepyeni bir hakaret; eğitimli filler. 

 Fillerle bir derdim yok, çok da severim onları ama işin içine "eğitim" girince çoğu şey değişiyor. Kanunlar, ahlaki kurallar, gelenek ve görenekler falan olmasa insanların birbirini vahşice katledeceğini, şiddetin içimizde var olduğunu söyleyenleri duymuşsunuzdur. Yani, mağazada uzun zamandır almak istediğiniz bir monttan sadece bir tane kaldığını görüyorsunuz. Paranız da var. Tam almak için oraya yöneliyorsunuz ama başkası montu kapıveriyor. Siz de bu yüzden o kişiyi öldürüp montu ondan alıyorsunuz ve ceza falan almıyorsunuz. Doğal bir şey mi bu? Bilmiyorum, bana içimize sonradan yerleştirilen bir şeymiş gibi geliyor. O montu sevmemize neden olan reklamlar, indirim gününde bizi çekmek için bin bir türlü takla atan mağazalar falan filan... Yani işi kapitalizme bağlayacak halim yok da demek istediğim, biz küçücük bir insanken bizi file dönüştürdüler. Öz güveni yüksek filler, cüsse olarak da diğerlerimizden daha büyük. Bizi ezip beynimizi paramparça etmemek için önlerinde duran tek engel yasalar. Bu yüzden eğitildik ama öyle bir eğitimden geçirdiler ki bizi artık öz güven denen ilizyonla, parayla, yanımızdaki güzel kızla, giyim tarzımızla, seçtiğimiz kelimelerle eziyoruz insanları. Üstlerine basmamıza gerek yok. Yanlarından geçmemiz, onların ölmesine yetiyor.  

 Bu denemeyi daha fazla uzatmak gibi bir niyetim yok. Uzattıkça kendimi tutamayacak hale gelebilirim. Eğitimli fillerin çıkış noktasını anlatmak istiyorum size. Belki o zaman ezdiğimiz insanları düşünüp yaptıklarımızı gözden geçirebiliriz. 

 Yıldırım Bayezid ve Timur, Ankara'da çarpışır. Evet, tarih dersinde mutlaka bahsedildiğini duymuş olduğunuz Ankara Savaşı'ndan bahsediyorum. Timur'un elinde büyük bir koz vardır; eğitimli filleri. Tarih hocam, bize bunu anlatmadan önce sınıfa "Yıldırım Bayezid, Ankara Savaşı'nda Timur'un fillerini nasıl alt etmiştir?" diye sordu ve troll arkadaşlarımdan biri "Üstlerine fare salarak hocam!" dedi. Hoca da değişik bir şekilde gülümsedi ve bunun bir efsane olduğunu söyleyip olayın aslını anlattı. (Betimlemelerim için şimdiden kusura bakmayın.) Timur, üzerlerine okçular bindirdiği fillerini Osmanlı askerlerinin üzerine salar. Fakat Yıldırım Bayezid'in bunun için yaptığı bir hazırlık vardır. Savaş meydanına birkaç koridor oluşturacak şekilde tahtalar dizdirir. Yani sağdan sola doğru bu koridorları gezecek olursak ilk koridorda okçu var, ikincisinde yok, üçüncü koridorda okçu var, dördüncüsünde yok, beşinci koridorda okçu var, altıncısında yok... Bu şekilde. Filler, Osmanlı askerlerine yaklaştığında okçuların olduğu koridordan geçip onları ezmek yerine boş olan koridorlardan geçer. Neden mi? Çünkü bu filler eğitimlidir. Bomboş bir yol olduğu halde gidip de insan olan daracık yoldan geçmezler. Böylelikle Timur'un eğitimli filleri, aldıkları eğitimin ta kendisi yüzünden savaşta hiçbir işe yaramaz. 

 Olayın buraya kadar olan kısmı çok umut verici. Günümüzdeki eğitimli fillerin de gayet yenilebileceğini gösteriyor, öyle değil mi? Denemeyi bitirmeden önce savaşın nasıl sonuçlandığını da anlatmak istiyorum; Yıldırım Bayezid, filleri saf dışı bırakmayı başarmasına rağmen bazı askerlerin ihanetine uğradığı için savaşı kaybeder ve Timur'a esir düşer. Hayatının sonuna kadar da bir esir olarak yaşar. Anlatmak istediğim şey de buydu işte. Maalesef, günümüzdeki eğitimli filleri yenmenin bir yolu yok gibi görünüyor.  

30 Ocak 2016 Cumartesi

Hayat Kurtaran Şeyler Dükkanı


 Bir süre önce intihar etmek isteyen bir arkadaşım vardı. Birkaç kez denemiş, yapamamış. Onun hayattan bu kadar nefret etmesine sebep olan şeyi bilmiyorduk. Başka bir arkadaşımla bu konuda tahmin yürütmeyi denesek de tutturabildiğimizi söyleyemem. Sebebi bulmaktansa bir çözüm üretmenin daha mantıklı olacağını düşündüm ve "Peki ne olursa vazgeçer?" diye sordum. "Aşık olursa." dedi arkadaşım. Haklıydı. Yine de böyle bir şeyi tam anlamıyla kabullenmek benim işime gelmiyordu. Ne yani, sadece aşk mı hayat kurtarır? 

 Arada bir hâlâ oyuncaklarımı elime alıp birbirleriyle dövüştürdüğümü söylesem garip gelecektir muhtemelen ama doğru. "Oyuncak" ile "çocuk" eşleşmesinin yanlış olduğunu düşünüyorum. Küçüklüğümü hatırlıyorum da... Oyuncaklarımla kurduğum senaryoyu, onları dövüştürerek uygularken annemlerin duymasından utanırdım. Bu yüzden oyuncaklarımla oynarken İngilizce konuşmaya çalışırdım. Başlarda ağzımdan on kelime çıkıyorsa bunun sadece üç tanesi falan İngilizce oluyordu. Diğerleri, bir yerlerimden uydurduğum kelimelerden ibaretti. Yıllar geçtikçe uydurma kelimelerin kullanımı azaldı, İngilizce kelimeler oturmaya başladı. Oyuncaklara çok şey borçluyum. Sırf büyüdüm diye nasıl bırakabilirim ki onları?  

 Otogarın şehir dışında, havaalanının ise şehir içinde olduğu bir yerde yaşıyorum. Ne kadar da uyuşuyoruz, öyle değil mi? İkimiz de ironiğiz. Önceden otogar şehir içindeydi ve orada bir oyuncakçı vardı. Festival ve panayırları saymazsak oyuncaklarımı hep oradan alırdım. Şu an adamın adını unuttuğum için kendimden utanıyorum. Oyuncakçı Mehmet... Oyuncakçı Ali... Ya da buna benzer bir şekilde hitap ederdik ona. Dükkan küçücüktü. Öylesine dar bir yere, onca oyuncağın nasıl sığdığına hayret ederdim. Helikopter, silah, araba oyuncakları çok olsa da bunlar benim ilgimi çekmezdi. Ben daha "fantastik" oyuncaklarla ilgileniyordum. Neyse, konumuz bu değil.

 Yıllarca oradan oyuncak aldıktan sonra belli bir yaşıma geldiğimde ailem -kendilerince haklı olarak- artık oyuncağa ihtiyacım olmadığını söyleyip durmaya başlamıştı. Zaten ben de yeni oyuncaklar için ağlayıp sızlamıyordum. Sahip olduklarım, kafamdaki her türden kurguya uyarlanacak tarzda oyuncaklardı ve bu da bana yetiyordu. Fakat o oyuncakçıya gitmekten vazgeçmedim. Hiçbir şey almasam da öylesine gidip amcayla konuşur, raflara sıkıştırılmış oyuncakları izlerdim. Aslında orayı belirsiz aralıklarla ziyaret ediyordum. Bazen üç hafta, bazense bir iki ayı buluyordu. Bir seferinde tam üç ay gitmemiştim ve geri döndüğümde ise artık oyuncakçının kalmadığını gördüm. Tabelada yazan şey şuydu; Hayat Kurtaran Şeyler Dükkanı

 Çocukluğumun yerle bir edildiğini hissedip bu acıya tahammül edebilmeye başladıktan sonra içeri girdim. Dükkan eskisi gibi küçücüktü ama raflardaki ürünler çok daha farklıydı. Sahibi de farklıydı. Benim oyuncakçımdan daha genç bir adam duruyordu karşımda. Ben daha neler olduğunu soramadan elime bir katalog tıkıştırdı. Öğrenmeye ihtiyacım olan her şeyin orada yazdığını anladım. Gelin o ürünleri birlikte inceleyelim. Size katalogta yazanın aynısını değil, kendi yorumumu aktaracağım. 

 Hayat Kurtaran Şeyler Dükkanı 
....................................................

 Rüya Unutturucu: Eh işte, aklın yolu bir. Şurup gibi bir şey. Unutmak istediğiniz rüyayı unutmanızı sağlıyor, adından da anlaşılacağı gibi. Bu şurubu içmeden bir gece önce dokuz saat uyumanız gerekiyor. İçtikten sonraki gece de dokuz saat uyuduktan sonra zihniniz dengeleniyor ve sizi rahatsız eden o rüyayı unutmuş oluyorsunuz. Pek de pahalı bir şey değildi. 

 Dengeleyici: İlk gördüğümde spreye benzetmiştim ama tam olarak nasıl çalıştığını bilmiyorum. Hayatınızı dengelemenizi sağlıyor. Nasıl mı? Mesela çok yalnızsınız, birinin ilgisine ve şefkatine ihtiyacınız var. Dengeleyiciyi kullandınız. Yalnızlık seviyeniz düşerken etrafınızdakilerin size olan ilgisi artıyor. Böylelikle ikisi de eşit bir duruma geliyor. Ya da ilgiden bıkmış bir halde kullandınız diyelim. Yalnızlığınızı arttırıp biraz da olsa nefes almanızı sağlıyor. 

 Duygusuzluk Maskesi: Sanırım içlerinde en çok bunu seviyorum. İçinden bir sürü kablo geçen mekanik bir maske. Taktığınızda hiçbir şey hissetmiyorsunuz. Diyelim ki bu maske kafanızdayken terk edilmek gibi duygusal bir acı yaşadınız ya da kafanızı bir yere çarptınız. Duygusal ya da fiziksel acı farkı gözetmeksizin, bu maske duyguların kalpten akla gitmesini engelliyor ve onları depoluyor. Böylelikle mutluluk da hüzün de sizden uzak oluyor. Maalesef bu maskenin kötü bir yanı var. Acının depolandığını söylemiştim. Maskeyi çıkardığınızda depolanan bütün acıları "bir anda" hissediyorsanız. Beş yıl boyunca maskeyi taktığınızı düşünün. Çıkarmaya dayanabilir misiniz?   

 Def Edici: Kurtulamadığınız bir sevgiliniz varsa anında onun düşüncelerini etkileyen bir toz. Yemeğe katılıyor ve sevgilinizin kanına karıştığında sizden ayrılmak istiyor. Hakkında çok konuşmaya gerek yok, aptallar için olduğunu düşünüyorum. 

 Uzaklık Kapatıcı: Bu şurubu, rüya unutturucunun tersi olarak düşünebilirsiniz. Uzaktan ilişki yaşayanlar için birebir. İçiyorsunuz ve rüyanızda görmek istediğiniz kişiyi görüyorsunuz. Gördüğünüz rüyada "lucid", yani rüyayı kontrol edebilme şansına otomatik olarak sahip oluyorsunuz. Yani sevdiğiniz kişiyle rüyanızda istediğinizi yapabilirsiniz. 

 İİT Silahı: Niye böyle bir adı olduğunu ben de merak ediyorum. Oyuncak tabanca şeklinde ama oldukça da masum görünüyor. Kafanıza sıkıyorsunuz, korkmayın içinde kurşun yok. Sıktığınız anda şizofren moduna geçiyorsunuz sanırım. Etrafınızda sizinle aynı dertten acı çeken insanlar beliriveriyor. Onlarla konuşup dertleşebiliyorsunuz. Üç saat sonra etkisi geçiyormuş. İşin ilginç tarafı, gördüğünüz insanların da aslında silahı o anda kullanan kişiler olması.

 Bu kadarı, dükkanda genel olarak ne tür şeylerin satıldığını anlamanıza yeter sanırım. Son olarak bahsetmek istediğim başka bir ürün var. Dükkanda satılmıyor, katalogta da göremezsiniz. Dükkan sahibine "oyuncakçı" hikayemi anlattıktan sonra beni çok samimi bulduğunu söyledi ve o üründen bahsetti. Öyle bir şeyi satmak da mümkün olmazdı herhalde. Bahsettiğim şey, bir tür zehir. Adamın dediğine göre, haşhaşla zerdeçalın karışımına daha tehlikeli şeyler eklenerek elde edilen bir zehir. İçtiğinizde ölmeden önce derin bir uykuya dalıyorsunuz. Rüyaların aslında beş altı saniye kadar kısa bir sürede olup bittiğini söylerler ya hani, bu sefer gördüğünüz rüya çok daha uzun. Rüyanızda en büyük hayalinizin gerçekleştiğini görüyor, son nefesinizi öyle veriyorsunuz. 




27 Ocak 2016 Çarşamba

8 Ağustos 2013



 Bu maalesef kısa bir yazı olacak. Denemeleri aynı zamanda rahatlamak için yazdığımı söylemiştim. Bunu acilen aldığım bir ağrı kesici olarak düşünün lütfen. Bana neden yazdıklarımı paylaştığımı soranlar olmuştu. Burada özel şeyler yazıyorsam, insanların görmemesi daha uygun olur tabii ki. Paylaşmamın ilk sebebi, artık "İnsanlar ne der?" diye düşünmek istememem. İkinci sebebi ise öz güvenimi arttırmak. Kendime karşı değişik bir strateji uyguluyorum. Normalde karşımda olsanız bu kadar özel şeyleri size anlatmaya utanırdım. Fakat denemeleri açık bir şekilde paylaşıyorum ki zorla kendimi sahneye çıkararak öz güvenimi bu acımasız yolla arttırmaya çalışıyorum. Yazacağım şeyleri genelde bir kurguya ya da -kendimce- felsefi bir temele oturtmaya çalışıyorum ama bu sefer öyle bir şey yapacak halim yok. Bazen büyüden ve fantastik dünyadan sıyrılıp gerçekçi yazmak gerekiyor. Önceden olsa buna karşı çıkar, "Tek bir türde yazılmalı." gibi bir şeyler saçmalardım. Önceki halinizden mi memnunsunuz yoksa şimdikinden mi? Bunu söyleyeceğim aklıma gelmezdi ama ben önceki halimi tercih ederdim. 

 Geri dönmek istediğiniz bir gün falan oldu mu hiç? Normalde benden beklenen şey, bu soruyu "Hangi güne gitmek isterdiniz?" şeklinde sorup tarihten örnekler vermek olurdu. O zamanlara dönemeyeceğimizi bildiğimiz halde üzerinde konuşmanın bir anlamı var mı peki? Bence var. Durum değerlendirmesi yapmak yol haritası çizmeye yardımcı oluyor. Şimdi sizinle iki buçuk üç yıl öncenin bir değerlendirmesini yapacağız. 

 Bazı sorunlar vardır, küçücük bir dokunuşla kökünden çözeceğinizi bilirsiniz ama o "küçücük dokunuşu" yapmanız gereken yere ulaşmak çok zordur. Eğer benim dönmek istediğim günden bahsedecek olursak zor değil, imkansız. Evet, 8 Ağustos 2013'ten bahsediyorum. O yılki Ramazan bayramının ilk günü. Hiç yapmayacağım türden cesurca bir davranış sergilemiştim o gün; Şehrin karşı tarafına ilk defa tek başıma geçtim. (Benim yaşadığım yerde bu, kıta değiştirmek anlamına geliyor.) 

 Böyle bir şeyi yapacağımı o ana kadar gerçekten tahmin etmezdim. Kadınların lafı ne kadar cesaretlendirici olabiliyor, öyle değil mi? Her neyse, o gün oraya gittim. Gerçekten umutsuz bir dönemdeydim. Yaz tatilindeydik ve ben tatilden sonrasına "karanlık günler" olarak bakıyordum. Hayatımın hiçbir döneminde o kadar umutsuz olmamıştım herhalde. Size "O gün yaptığım bir şeyi geri almak istiyorum." demeyeceğim zira yaptığım şeyden değil, yapmadığım şeyden pişmanlık duyuyorum. Tabii ki bunun ne olduğunu anlatmayacağım, önemi yok ama neden pişmanlık duyuyorum, biliyor musunuz? Yapsaydım, şu an bu halde olmazdım. Bunları yazıyor bile olmazdım hatta. (Bu blogta çok fazla "Böyle olsaydı bunları yazıyor olmazdım." dediğimin farkındayım ama ihtimaller gerçekten çok fazla, sadece bana uğramıyor.) 

 Yapsaydım, kişiliğimden ödün vermiş olacaktım. En kötüsü de bu, biliyor musunuz? Hem değişmekten hem de değişmemekten korkmak. Bir süre spor salonuna gittim ama çevremdekilerin beni ikna etmesi o kadar zor olmuştu ki... "Vücudum değişirse kişiliğimin de değişmesinden korkuyorum." deyip duruyordum onlara. Sizce bu saçma mı? Yapsaydım, bu denemelerimde eleştirdiğim insanlardan bir farkım kalmayacaktı ama tekrar söylüyorum, bu halde olmayacaktım. Fedakarlığın hangi türü daha iyidir? Gelecekte gireceğiniz kötü dönemden kendinizi kurtarmak için asla yapmayacağınız bir şeyi yapmak mı yoksa böyle bir bunalıma gireceğinizden haberiniz bile yokken kişiliğinizin emrettiği gibi davranmak mı? (İkinci ihtimal fedakarlık olmuyor sanırım.) 






   

26 Ocak 2016 Salı

Ölümlü Olma Kursu


 Evliya Çelebi'nin Seyahatname'sini duymuşsunuzdur. Hani Erzurum'un soğuğunu anlatmak için "Kedi damdan dama atlarken donar." dediği Seyahatname. Kendisinin diyar diyar gezip gördüklerini yazmaya başlamaya vesile olan olayı biliyor musunuz? Kısaca anlatayım; Evliya Çelebi, rüyasında bir camide olduğunu görür. Cemaat, birazdan içeriye Hz. Muhammed'in gireceğini konuşur ve içlerinden biri Evliya Çelebi'ye "Geldiğinde sen de ondan şefaat dile." der. Az sonra içeriye peygamber girer ve Hz. Muhammed'in imamlığında sabah namazını kılarlar. Namaz bittiğinde Evliya Çelebi, peygamberin yanına gider. Amacı ondan şefaat dilemektir fakat onu görünce o kadar heyecanlanır ki dili sürçer ve "Şefaat ya Resulullah!" diyeceğine yanlışlıkla "Seyahat ya Resulullah!" der. Evliya Çelebi'nin dileği kabul olur ve böylelikle diyar diyar gezmeye başlar.

 Ben de bir rüya gördüm, aylar önce görüp sorunu çözmem gereken bir rüyaydı. Zamansız gördüğünüz şeyler gününüzü mahvedebiliyor. Sadakat ölçü birimi gibi bir de "rüya unutturucu" falan mı yapmak lazım, ne dersiniz?

 Bazı anlar vardır, "Keşke dileğim kabul olmasaydı." deriz. O dönemlerden birini yaşıyorum. Keşke o kadar umut ve dua etmeseydim, belki de gerçekleşmemesi daha iyi olurdu. Bir zamanlar gerçekleşmesi için kendinizi parçalamanız, sonra da aynı şeyin aslında bir rüya olmasını istemeniz kadar acı verici bir şey var mı? Belki de dua sistemi sandığımızdan çok daha farklı çalışıyordur. 

 İşin "dua" kısmını bir kenara bırakalım, biz "seyahat" kısmıyla ilgileneceğiz. Gittiğim  şehirlerin sayısı en fazla ondur. Belki daha az. İnsanların seyahat etmekten aldığı zevki alamıyorum çünkü bir yerlere bir mekanı görmek için değil, birini görmek için gitmeyi seviyorum. İnsanlar olmadan şehirlerin ne anlamı var? Zaten bu yazıyı da Ankara'dan öteye geçmediğimi anlatmak için yazmıyorum. Size bir arkadaşımdan bahsedeceğim. Ailesi çok zengindir. (Gerçekten çok zengin.) Öyle biriyle ancak üniversite gibi öğrencilerin farklı şehirlere gittiği ortamda tanışabilirdim zaten. Kendisi bana yeni döndüğü bir dünya seyahatinden bahsetti; gizli dünya seyahati. O paraya yakın gelecekte sahip olamayacağımı düşündüğüm için fiyatını ya da bu seyahati hangi şirketin ayarladığını falan sormadım ama gerçekten çok para lazım olduğunu bilmenizi isterim. 

 Nedir bu "gizli dünya seyahati?" Bütün dünyanın sadece gizli yerlerini dolaşıyorsunuz. Yani çok az insanın bildiği, medyanın hakkında yayın yapmasının yasak olduğu ve muhtemelen duyunca çoğu insanın inanmayacağı yerler. Anadolu'nun kıyıda köşede kalmış kurt adam köyleri, Endonezya'nın ormanlarındaki konuşabilen maymunlar, Japonya'nın adını hiç duymadığımız adalarındaki insana dönüşebilen tilkilerin yaşadığı köyler, İrlanda'da damarlarında kan yerine viski akan insanlar... Bunlara inanmak yeterince zor ama daha da ilgincini söyleyeceğim; ölümsüz insanlar. Evet, nerede olduklarını söyleyemem çünkü ben de öğrenemedim. Aslında öğrenmek istemedim. Bunun sebebini birazdan söyleyeceğim. 

 "Ölümsüz insanlar" lafını duyduğumda benim aklıma ilkel bir halk gelmişti. O kadar ilkeller ki yedikleri her şey sağlıklı ve ölmüyorlar sanmıştım. Algıda seçicilik mi diyoruz buna? Bu insanlar bizim gibi yaşıyormuş. Yaklaşık 15 milyon nüfuslu şehirlerinde her gün sabah kalkıp işe gidiyorlar, bizim uğraştığımız şeylerle uğraşıyorlar ve tabii ki ölmüyorlar. Zengin arkadaşım, ölümsüzler şehrinin Türkiye'ye çok uzak olduğunu söyledi ama içlerinden biri, Yıldırım Bayezid ile Timur'un çarpıştığı Ankara Savaşı'na tanıklık ettiğini bile anlatmış. (Bu kadarına ben de pek inanamadım ama neyse.) 

 Sınıftan bir arkadaşım bana ölümden çok korktuğumu söylemişti. Bunu nereden anladığını sorduğumda ise "Konuşmalarından anlaşılıyor." diye cevap verdi. O an bu bana anlamsız gelmişti ama artık anlayabiliyorum. Yapmak istediklerimi yapamadan ölmekten çok korkuyor olabilirim. Kim korkmaz ki?

 Ölümsüz insanların huzur ve mutluluk içinde yaşadığını düşünebilirsiniz fakat durum hiç de öyle değilmiş. Kıyamet anına kadar yaşayacak olmaları onları öyle boğuyor, öyle sıkıyormuş ki fani olabilmek için şehrin dört bir yanında kurslar açmışlar; ölümlü olma kursu. Arkadaşıma, bu insanların ölümsüz olmaktan neden korktuklarını sormadım çünkü ben, ileride yazdığım şeylerin yüzyıllar sonra bile kalmasını isteyen biriyim. Eğer olur da ölümsüz olmanın neden iyi bir şey olmadığını öğrenirsem, hayattaki amacımı kaybederim. Bir iki sene daha amaçsız bir şekilde dolaşmak istemiyorum. Siz de korkuyor musunuz amacınızı kaybetmekten?

 Bu kurs gerçekten çok ilginç. Ölümlü olmak isteyen insanlara çeşitli şeyler uyguluyorlarmış. Mesela bizim sonu iyi bitmeyen aşk hikayelerimizi anlatıyorlar, hatta onları bir ölümlüye aşık etmek için uğraşıyorlarmış. Öğrenciler, "ailesini kaybetmiş bir ölümlü" rolüne girip kurs süresi boyunca anne babalarıyla görüşmüyormuş. Asıl soru; Bir ölümlüye dönüştüklerini nasıl anlıyorlar? Bu kursu başarıyla bitirmiş olmanın göstergesi, ölümsüzlerin kalplerine ölüm korkusunun düşmesiymiş. Ancak bir faninin ölümden korktuğunu söylüyorlarmış.

 Benim o kursa gitmemin tabii hiçbir anlamı olmaz ama açılmasını çok istediğim bir kurs var. Kendimi masum ve erdemli olarak görürdüm. Sonradan bunların aslında saflık olduğunu fark ettim. (İyi, temiz anlamındaki saf değil. "Kör" anlamındaki saf.) "Saflığı bozma kursu" açacak biri var mı acaba?   


24 Ocak 2016 Pazar

Sadakat Ölçü Birimi


Montaigne'in Denemeler'ini duydunuz mu hiç? Türkçe dersinde muhtemelen duymuşsunuzdur. Liseden beri bir yerlerden duyuyor olmama rağmen ancak geçtiğimiz yaz okuyabildim. Zamanında Denemeler hakkında yorum yapan ünlü biri -adını unuttum- "Montaigne'in fikirleri yanlış ama çok güzel." demiş. Ben de bunu amaçlıyorum. Söylediklerimin doğru olması değil, güzel olması ve düşünmeye sevk etmesi önemli benim için. Artık başlayabiliriz.

 Matematiği hiç sevmedim, sevemedim. Sayıların, hatta bu da yetmiyormuş gibi harflerin bir araya gelip karışık bir denklem oluşturması ya da çeşitli şekillerin açılarını hesaplamak ilgi çekmedi. Bana o kadar uzak bir dünyaydı ki matematik, anlamamakta direndim ve sonuç olarak düz lise okudum. (Bu durumdan şikayetçi değilim gerçi.) Sevmediğiniz bir şeyi isteseniz de anlayamıyorsunuz. Bu özellikle üzgün olanlar için geçerli. Onlara dertlerini unutup hayatın devam ettiğini, dünyanın güzelliklerle dolu olduğunu söylemeniz boşa kürek çekmektir. Matematik o kadar da korkulacak bir şey olmayabilir mi acaba? Yok, sanmıyorum. 

 İlkokulda matematik dersinde tahtaya çıkmıştım. Hiçbir suçum yokken öğretmenimden tokat yedim. Belki de o gün benim için matematik açısından bir dönüm noktası olmuştur. O olaydan sonra eğitim-öğretim hayatım boyunca sevdiğim iki ders oldu; İngilizce ve tarih. (Türkçeyi severim ama ders olarak pek hoşuma gitmiyordu o yıllarda.) İngilizce dersinde iyi olmanın bir zamanlar bana "cool" bir hava kattığını düşünüyorum. (Evet, "bir zamanlar.") Sınıfta o dilden az çok anlayan tek siz olduğunuzda herkes bir şeyler sormaya geliyor ya da arkadaşlarınızla oyun oynarken "Kanka şimdi bu karakter burada ne dedi?" sorularına havalı bir şekilde cevap verebiliyordunuz. Tarih ise kimsenin ilgisini çekmiyor. Gördüğüm çoğu insan bilim kurguya ilgi duyarken tarihi kurguya pek bakmıyor. Bunun sebebini, geleceğin belirsiz olmasına bağlıyorum. İnsanlar, belirsizlik üzerine istedikleri kadar hayal kurabiliyor. O hayallerin gerçekleşme ihtimali var sonuçta. Fakat geçmiş apayrı bir şey. Üzerine hayal kuramazsınız, hiçbir şeyi değiştiremezsiniz. Peki ben neden geçmişi daha çok seviyorum? Çünkü tarih konusunda her şeyi bilmeniz mümkünken geleceği asla bilemezsiniz. Yani bilgi, geçmişte saklıdır. Bilginin peşinden koşmak, umut etmekten daha anlamlı geliyor bana. Tarihin insanların ilgisini tam olarak anladığım zaman, bir konuda tartıştığım birinin bana "Kızlar, III. Mehmet'in on dokuz kardeşini öldürmesiyle niye ilgilensin oğlum? Başka şeyler anlat onlara." dediği an olmuştu. On dokuz kardeşin katledilmesinin ilginizi çekmediğini söylemeyin lütfen.

 Tekrar matematiğe dönecek olursak, beni o derslerde sıkıntıdan bayılma noktasına getirecek derecede kafamın basmadığı "ölçü birimleri" konusuydu. Santimetre, milimetre, kilometre vs. vs. İlgimi çekmedi, yapamadım, hala yapıyorum. Peki bunun şimdi bir önemi var mı? Hayır. Bizim burada uğraşacağımız şey, şükürler olsun ki matematiğin alanına girmiyor. Size matematikle uğraşmak zorunda kalmadan hesaplayabileceğiniz bir ölçü biriminden bahsedeceğim; sadakat.

 Söylediğimi süzgecinizden geçirdikten sonra saçma olmadığına kanaat getirip hala bu yazıyı okumaya devam ediyorsanız aklınıza takılan soru şu olmuştur; "Sadakat hangi aletle ölçülür?" Zaman yolculuğu deyince aklınıza hep bilim kurgu geliyordur muhtemelen. Ben bu "yolculuğa" tamamen fantastik, hatta doğal bir olay olarak bakıyorum. Önceden kendi kendime hikayeler, kurgular yazarken zaman yolculuğu yapan bir karakter oluşturmuştum. O kurgudaki felsefe, insanoğlunun zamanda seyahat edebilmesi için bir makineye ihtiyaç duymamasıydı. Zamanda oradan oraya gitmek insanın içinde zaten vardı. Sadakati ölçmek de böyle bir şey. Herhangi bir alete ihtiyacımız yok, insanoğlu olmamız yeterli. Bu da pek zorlanmayacağımız anlamına geliyor. (Bir kısım hariç.)

 Sayılarla aram iyi olmasa bile ne yazık ki sadakati ölçerken de derecelendirme yapmak zorundaydım. Öncelikle birimimizin adı "sad". Evet, sadakat kelimesinden alınan "sad". İngilizcedeki sadakat anlamına gelen "loyalty" kelimesini alarak bu birimin adını "loy" falan da yapabilirdim ama evrenselliğin İngilizceyle sınırlanmaması gerektiğini düşünüyorum.  Bu ölçü biriminde altı farklı sayı bulunuyor; 5, 4, 3, 2, 1 ve en son söyleyeceğim bir seviye daha var. İfade ediliş şekli ise "5 sad", "3 sad" şeklinde. Şimdi, bu derecelerin ne anlama geldiğini hep birlikte bakalım;

 5 sad: Bu derecede olan kişi ya sevgiliniz ya da dostunuzdur. Başka kimse bu noktaya kadar gelmez, gelmek istemez. Eğer o kişi bir sevgiliyse, muhtemelen sizden başka hiçbir karşı cinsle konuşmuyordur. Söz konusu kişi bir dostsa, sizinle konuştuğu kadar başka kimsenin sohbetinden zevk almadığını bilin. Size sonuna kadar bağlıdır. Siz olmadan yaşamaya devam edemeyeceğini bile düşünüyor olabilir. Bu iyi mi yoksa kötü mü siz karar verin. Memnun olur muydunuz bu seviyede birinden?

 4 sad: Gerçekten "sadık" diyebileceğimiz yakınımızdır. Evet, yine bir sevgili ya da dost olabilir. Bağlılığı körlük derecesinde değildir, yani arada sizden ayrı şeyler yapmak da isteyebilir fakat asla sizi satmaz. Önemli bir işe girileceğinde kendi çıkarıyla beraber sizinkini de düşünür. Sağlam bir eş/arkadaştır.

 3 sad: Sadık olduklarını söyleyebilsek de onlar için "bağlı" demek yanlış olur. Sizden ayrı bir birey olduğunun farkındadır ve o şekilde hareket eder. Zamanının çoğunu sizinle beraber geçirmez ama sık sık sizi anımsar, başkalarına sizden bahseder. Psikolojik destekleri çok büyük olabilir. Bu derecedeki birini kaybetmek istemezsiniz.

 2 sad: Eğer bu seviyedeki biri sevgilinizse, gözünüzü açık tutmanızda fayda var. Arkadaşınızsa, çok yakınınızda tutmanızı tavsiye etmem. Onlara "potansiyel hain" demek hakaret olur ama sağlam bir sebepleri olursa sizi bırakabilirler. Etrafımızdaki çoğu insanın bu derecede olduğunu düşünüyorum. "Yeni tanışılan" kişi tarifine çok uyuyor.

 1 sad: Çanlar kimin için çalıyor? Tabii ki sizin için. Eğer duymamakta ısrar ediyorsanız, sonradan pişman olma ihtimaliniz çok yüksek. O kişiyi acilen yanınızdan uzaklaştırın. Sizden kopmaya pek de niyetli değilse, mutlaka başka bir niyeti vardır. Belki ben bu derecedeki biriyle konuşmayı aniden kesmeye korkardım ama yeteri kadar cesursanız mutlaka yapın.

 -0 sad: Evet, yanlış okumadınız. "Eksi sıfır sad". Matematiği katlettiğimi ya da bugüne kadar kurulan bütün sayı sistemlerini bir çırpıda hiçe sayıp cahil cesaretiyle bunları yazdığımı düşünebilirsiniz. Ben de öyle düşünüyorum ama burada matematikle işimiz olmadığını söylemiştim. "Artist gibi -0 yazacağına, bu dereceye direkt olarak 0 adını verebilirdin." diyenler olacaktır. Böyle düşünen kişilere söyleyebileceğim tek bir şey var; 0 sadakat diye bir şey olamaz. Bir kişi size ya sadıktır ya da değildir. Bu "sadık değildir" kısmını, "sizi satar" olarak algılamayın lütfen. Size duygusal olarak bağlı değildir demek istiyorum. -0 ise sadık olmamanın çok daha aşağısında bir derece. Bu derecedeki bir insan hayalet gibidir. Dikkatli olmanızı söylemem fayda etmez. Neden mi?

 Bu ölçü sistemi, gördüğünüz gibi çok basit. 5'ten 1'e kadar numaralandırılmış insan tiplerinden oluşuyor ve siz etrafınızdakilere bakarak onlara bir numara atıyorsunuz. Bu kadar kolay bir ölçme yöntemini başka bir yerde görebileceğinizi sanmıyorum. Fakat bu sistemin bir dezavantajı var. (Ya da bir kusuru var mı demeliydim emin değilim.) 5'ten 1'e kadar olan seviyeleri fark etmeniz çok kolay. İşte sistemin kusuru da bu noktadan sonra görülüyor. -0 derecesinde olan birini sadece ihanete uğradığınızda anlarsınız. 

22 Ocak 2016 Cuma

Efsanevi Kuşlar


 Eski Türklerde, uçmayı başaran insanın göğe yükseldikçe bütün sorularına cevap bulabileceğine dair bir inanç olduğunu biliyor muydunuz? Muhtemelen bilmiyordunuz çünkü ben uydurdum. Böyle saçma bir şeyi neden yaptığımı soracak olursanız elbette verecek net bir cevabım var; Öyle olmasını istiyorum. Uçmak ve gökyüzünden her şeyi görebilmek istiyorum. "Fantastik dünya oluşturma" konusunda biriyle tartışıyordum. Kendisi, benim "bereketli kum" diye ortaya attığım bir tabiri eleştiriyordu. Bereketli kum diye bir şeyin olmadığını, ısrarla bunu kullanırsam da o dünyanın fantastik olmayacağını söyledi. Böyle bir şey yaparsam kumun yapısı değişmiş olacaktı ki bu da bilim kurguya adım attığım anlamına gelirdi. Evet, o haklıydı. İkna olmamın ne kadar uzun sürdüğünü tahmin bile edemezsiniz. Aslında inatçı insanlar çabuk ikna olur ama bunu itiraf etmek istemezler. Ben de kabullendiğimi çok geç itiraf edebildim. İnadımı kırmaya çalışırken söylediği bir laf beni çok etkilemişti; "Eğer Tanrı, kumun bereketli olmasını isteseydi, onu öyle yaratırdı zaten." 

 Eğer insanın uçması gerekseydi, zaten öyle yaratılırdık. Her şeyi görüp bilmemiz gerekseydi, bize bu güç bahşedilirdi. Peki bizim ne yapmamız gerekiyor? Soru sorma alışkanlığımı bırakmaya çalışıyorum ama cevap aramaktan vazgeçme niyetinde değilim. O zaman yazmamın ne anlamı kalır ki? 

 Çocukluğumdan beri sürekli beslediğim bir hayvan var; kuş. Arada bir Japon balığı aldığımız da oluyordu ama o deneyimlerimden bahsetmemem daha iyi olur... Beslediğim kuşlarımın hepsinin cansız bedenini gözlerimle gördüm. Bazıları karşımda hayata gözlerini yumdu. Bir keresinde, beslediğim sarı tüylü kuş balkondan uçup kaçtığında Facebook'ta "Kuşum kaçtı, çok üzgünüm :(" diye bir durum paylaşmıştım. O an kendimi gerçekten kötü hissediyordum ve bu da yetmezmiş gibi insanların dalgasına maruz kaldım. Evet, o lafın başka anlamlara rahatça çekilebileceğini kabul ediyorum ama bir insanın üzüntülü zamanında böyle alçakça dalga geçmek de nedir? O günden beri Facebook'ta durum paylaşırken defalarca düşünürüm. Hatta genelde paylaşmamayı tercih ediyorum. 

 İnsanlara derdinizi hangi kelimeleri kullanarak anlatırsanız anlatın, sizi tam olarak anlamayacaklardır. Hatta "sizi anlamış" rolü yapmak için kendilerinden örnekler verecek "Benim de başıma böyle böyle bir olay gelmişti abi." derler. Aylarca unutamadığınız bir olayı, birinin ettiği iki lafla nasıl unutabilirsiniz ki? Neyse, konudan sapmayalım. 

 Beslediğim kuşların hep efsanevi bir kuş olmasını dilerdim. Kaç efsanevi kuş biliyorsunuz? (Anka kuşunu saymayalım lütfen.) Mitolojilerde ne türleri vardır bilmem ama benim hayalimdeki efsanevi kuşlar çok daha farklı. Geleceği söyleyen bir muhabbet kuşu, intikamınızı alan bir karga, bütün dertlerinizi unutturan bir papağan... Kulağa nasıl geliyor? Eğer onlardan biri benim olsaydı, belki de burada bunları anlatma ihtiyacı duymazdım. 

 Kuşlardan başka hiçbir hayvana ısınamadım. Bunu nefret anlamında söylemiyorum ama gerçekten kedi ve köpeklere samimi bir sevgi beslemeyi beceremiyorum. Böyle yaparsam çocukluğumdan beri beslediğim bütün kuşlara ve sonradan hayran olduğum tilkilerle kirpilere ihanet edecekmişim gibi hissediyorum. Siz kaç hayvan seviyorsunuz? Yenisini sevebilir misiniz? Kuşları sevmemin nedenini tahmin edebiliyorsunuzdur; Onlar uçtukça her şeyin cevabını görüyorlarmış gibi hissediyorum. Kirpileri sevmemin nedeni ise onlara dokunmanın zor olması. O kadar sevimli bir hayvana dokunmak neden bu kadar zor? Yerin yedi sekiz kat altına gömülü bir hazineymiş gibi düşünüyorum onları. Dikenler, o tatlı hazineyi koruyor. Tilkiler ise bambaşka... Bir yerde tilkilerin dünyanın hem en zeki hem de en korkak hayvanı olduğunu okumuştum. Bilimsel ya da psikolojik bir gerçeği  var mı bilmiyorum ama onların öyle olduğunu düşünmek hoşuma gidiyor. Kendime benzetiyorum. Hem zeki hem korkak. 


16 Ocak 2016 Cumartesi

Şahsi ve Muhterem


 On birinci sınıfta edebiyat dersinin sınavındaydık. Hoca beni masasına alınca "bazı" planlarımız altüst olmuştu. İngilizce dersinde öğretmen masasına alınmaya alışıktım ama ders edebiyat olunca ben de sıkıntıya girmiştim. Son gün de olsa sınava çalışmıştım ve bildiklerimi kağıda dökmeye başladım. Sağ olsun sınıf arkadaşlarım, hoca beni masasına almış olsa da kopya istemekten vazgeçmiyor, durmadan bana bir şeyler soruyordu. Yarım yamalak cevaplayabildiğim soruları bile oturduğum yerden ta onların sırasına ulaştırmayı başarmıştım ama bir soru vardı ki gözlerinde "kopya" ışığı yanan sınıf arkadaşlarıma cevabı nasıl söyleyebileceğimi bilmiyorum. Soru şuydu; "Fecr-i Ati adlı edebiyat topluluğunun sloganı nedir?" Cevap ise; "Sanat şahsi ve muhteremdir." Bir anda cesaretle doldum ve normalde benden asla beklenmeyecek bir şey yaptım. Hocaya gözlerimi diktim ve bağıra bağıra "Çok muhterem bir insansınız hocam!" dedim. Kopyayı yarım olarak söyleyebilmiş olsam da görev başarıyla tamamlanmıştı. 

 İnsanın bazen kendini aşması gerekiyor, öyle değil mi? Genelde o anlar hayatımızın dönüm noktası oluyor ama o kopyayı verdikten sonra benim hayatımda bir şey değişmemişti. Belki de yakaladığım fırsatı devam ettiremedim, bilmiyorum fakat o sloganı kafaya taktığımı biliyorum. "Sanat şahsi ve muhteremdir." ne anlama geliyor olabilir? Evet, şu meşhur "Sanat, sanat içindir." ya da "Sanat, toplum içindir." tartışmasına benziyor. Sanki ikisi aynı anda yapılamazmış gibi... 

 Birileri, bizim onları anlatmamıza ihtiyaç duyuyor olabilir mi? Mesela, hakkı yenenlerin, işçilerin ya da toplumun herhangi bir kesiminin hikayesini herkes dinlemeli mi? Kim anlatmalı bunları? Dünyaya felaket getirecek bir fikrim olsa, bunu yazarak anlatmalı mıyım? Düşünce özgürlüğü mutlaka olmalı ama ifade özgürlüğü hakkında ne düşünüyorsunuz? Masum insanların ölmesine neden olacak bir ideolojiyi edebiyat yoluyla yaymak da sanat sayılır mı? Bu şahsi midir? Kendi fikrimi, tamamen bana ait olan bir şeyi paylaşıyorum. Gayet şahsi görünüyor. Peki bu muhterem midir? Muhterem, "saygıdeğer" anlamına gelir. Bunun saygıdeğer olduğunu söyleyebilir miyiz?

 Çok fazla soru sorduğumu biliyorum. Sizin fikrinizi sordukça yazdıklarım "şahsilikten" çıkıyor. Peki, sanat yapmak için işin içine sizi katmamam mı gerekiyor? İki kişiden edebi bir eser, bir şarkı ya da bir resim çıkmaz mı? (Yine soru sordum.) Lisede birçok defa din kültürü ve ahlak bilgisi dersi hocam oldu. O derse giren hocalarımdan biri "Kadının güzelliğinde de iman vardır." (ya da bunun gibi bir şey) demişti. Okul çıkışı arkadaşımla yürürken hocanın bunu söylediğinden bahsettim ve o ünlü lafı ekledim; "Tanrı'nın sanatı, kadının çıplaklığıdır." Arkadaşım da bana "O zaman iman sana doğru geliyor." dedi ve karşıdaki bizim tarafa doğru yürüyen güzel kızı gösterdi. Ne söyleyeceğimi bilememiştim. Biraz da utanmıştım açıkçası.

 İnsan vücudu bir sanatsa, tek bir varlığın elinden çıkmış olmalı, bunu böyle kabul edebiliriz. Bu gayet "şahsi" bir durum. Yakışıklı erkekler, güzel kadınlar olduğuna göre bu sanatı icra eden de gayet saygıdeğer olmalı. Peki, biz "şahsi ve muhterem" olan insan vücudunu görmek zorunda mıyız? Kitabı okunmayan bir yazar, çizgi romanları satmayan bir çizer düşünün. Sırf "Sanatımı şahsi ve muhterem olarak icra ettim." diyerek tatmin olabilirler mi? Tabii, burada sanatçı her şeye gücü yeten varlık olunca işler değişiyor ama sanırım sanat muhterem olsa bile şahsi olamaz. Yazdığınız her kelimede ya da çizdiğiniz her çizgide birilerini işinize bulaştırırsınız. Daha kötü bir senaryo ise sizin kontrolünüz dışında birisinin işinize bulaşmasıdır.

 Beni tanımlarken genelde "içine kapanık" derler. Ben kendimi daha çok "dışa kapalı" olarak tanımlıyorum. Dışa kapalı olduğunu söyleyen birinin sanatın şahsi olamayacağını iddia etmesi biraz ironik, öyle değil mi? Bu gidişle İran ya da Kuzey Kore gibi olmaktan korkmuyor değilim. İçeri almak istemediğiniz insanlar, topraklarınıza sızdığında nasıl uzaklaştırırsınız? Soruyu sormayı bırakmam lazım. Durmadan soru soruyorsanız bu durum meraklı olduğunuzu değil, anlatacak bir hikayeniz olduğunu ama anlatmaktan korktuğunuzu gösterir. Burada hiçbir şeyden korkmadığıma göre yine bir şeyler anlatabilirim. Şahsi olmayan şeyler, sanatla sınırlı değil maalesef. Hiçbir şey şahsi kalmıyor. Belki de kalmaması gerek. Başka kimseye öğretmeyeceğiniz bir dil üretseniz, o dili konuşmanın ne anlamı kalırdı ki?

 Hayal gücümü geliştirme konusunda çok büyük katkısı olan bir oyun serisinden bahsetmek istiyorum. Oyunun adını falan vermeyeceğim, sonuçta bu bir inceleme yazısı değil. Bu serinin ilk oyunun başında adada kendilerine bir kayık yapmaya çalışan üç çocukla karşılaşıyoruz. Çocukların amacı, bu kayıkla denize açılıp farklı dünyalara gitmek. Fakat henüz farklı dünyaların gerçekten var olup olmadığını bile bilmiyorlar. Onların bu büyülü ve masum hayali bile şahsi kalmıyor. Bambaşka dünyalara gidiyorlar, belki de gittiklerine pişman oluyorlar.

 Ben de o çocuklar gibi amacımı düşünüyorum. Farklı dünyalara gitmem için uzaya mı açılmalıyım? Bunun için çok geç kaldım. Farklı alemlere gitmek için ölmem mi gerek? Ölünce gideceğimin de bir garantisi yok. Peki, "şahsi ve muhterem" olmayı amaç edinirsem ne olacak? Muhtemelen asla nihayete erdiremeyeceğim bir ideolojinin peşinde koşmuş olacağım. Mesela bir siyasetçi, doktor ya da savcı olsanız insanlar size saygı duyabilir ama şahsi olmayı başaramazsınız. Kimse başaramaz. Galiba geriye yapacak tek bir şey kalıyor; yeni bir ideoloji edinmek. 



   

12 Ocak 2016 Salı

Büyülü Gerçekçilik


 Sultan II. Mahmut, sıkça kılık değiştirip (tebdil-i kıyafet) halkın arasına karışırmış. Yine böyle bir akşam, bir ailenin evine misafir olarak gitmiş ve onların sofralarına konuk olmuş. Aile o kadar fakirmiş ki Sultan Mahmut, bu aileye acımış ve vezirine verdiği emirle her bir diliminde altın bulunan bir tepsi baklavayı o eve yollatmış. Aile, baklavayı aldığında bu tepsiyi satmış ve bir aylık erzak ihtiyacını karşılamış. Bir süre sonra, Sultan Mahmut ailenin durumunu merak etmiş ve tekrar evlerine gitmiş. Ailede hiçbir şey değişmediğini görüp bir kere daha altın dolu baklava tepsisi yollatmış. Ev sahibi hiçbir şey anlamamış ama bu tepsiyi satıp yine bir aylık ihtiyacını karşılamış. Padişah, bu kez eve gerçek kimliğiyle gelmiş ve evin sahibini alıp saraya götürmüş. Sultan Mahmut, adamla birlikte hazine dairesine girmiş ve eline bir kürek tutuşturmuş. "Küreği hazineye daldır, kürekte ne kadar altın kalırsa hepsi senindir." demiş. Adamcağız o kadar heyecanlanmış ki küreği ters tutmuş ve hazineye o şekilde daldırmış. Altınlar, küreğin sapından bir bir dökülmüş, fakir adam hiç altın alamamış. Bunun üzerine de Sultan Mahmut, o ünlü lafını söylemiş; "Vermeyince Mabut, neylesin Mahmut?" (Mabut: tapınılan varlık)

 Bu aralar çoğu şeyi anlatırken bir hikayenin yardımına ihtiyaç duyuyorum. Onlara yaslanmadan konuşamayacakmışım gibi geliyor. Hiçbir şey yaşamadığım için mi? Hayır. Eski düzeninizle alakası olmayan bir dönemden geçersiniz ama yine de her şeyin tekdüze olduğunu düşünürsünüz ya, aynı öyle ya. Çok değişik şeyler yaşıyorum ama hiçbiri bir hikaye olacak kadar yeterli değil. Ya da hikayenin kendisini yaşıyorum ama yaşadıklarım değişik değil, bilmiyorum. Dürüst olayım, burada yazdıklarımın birbiriyle çelişmesinden hiç korkmuyorum. Ta yıllar önce, bir tanıdığım benim hakkımda "Çok ironik bir çocuk." demiş. O zamanlar "ironik" kelimesinin anlamını bilmiyordum. Öğrenince o kıza hak verdim. Söyledikleri son derece ironik olan tutarlı bir insanım ben. Her defasında inkar ettiğiniz ama aslında olduğunu bildiğiniz bir özellik yok mu kişiliğinizde? Bize hep kendimiz gibi olmamız söylenir, öyle değil mi? Ben de öyle yapmaya devam edeceğim ve size kendimden bir şeyler anlatacağım. 

 İlk yazımda müzikle aramın pek iyi olmadığını söylemiştim. Böyle olmasına rağmen gerçekten sevdiğim, dinledikçe beni rahatlatan şarkılar var. Hepimizin her konuda bir "estetik" anlayışı var, öyle değil mi? Ben terazi burcuyum. Kısa bir süre önce tanıştığım biri, bana terazinin her zaman güzelliğe önem verdiğini söylemişti. Yani "Dış güzelliğe değil, iç güzelliğe önem veririm." lafı terazi için yalanmış. Bende öyle mi? Bilmiyorum. Böyle bir konuda insan ne kadar seçici olabilir onu da bilmiyorum ama sanatta belli başlı estetik zevkimin, daha doğrusu "inatçı" kurallarımın olduğunu düşünüyorum. Benim zevkimi tam anlamıyla tanımlayacak tek bir tür var; büyülü gerçekçilik Bu "sevdiğim tarzın" adını öğreneli fazla olmadı. Büyülü gerçekçilik deyince aklınıza ne geliyor?

 Direkt Vikipedi tanımını söyleyecek olursam "Normal ya da gerçekçi kabul edilen sanat akımlarında olmaması gereken sihirli ve mantık dışı ögeleri içeren sanat akımı." Dikkatinizi çekmek istediğim nokta şurası; "olmaması gereken". Bu dünyada olmaması gereken şeyler var mı sizce? Mutlaka vardır. Peki, olmaması gereken şey büyü müdür? Bir çocuğa büyüyü kabul ettirmek kolay olabilir ama benim amacım yetmiş yaşındaki birinin bile yazdıklarımı "ejderhaların varlığını" kabul ederek okumasını sağlamak. Sanırım bunu yapınca hayattaki amacımı tamamlamış olacağım. (Bunu söylemek için çok mu erken oldu acaba?) 

 Sanat zevkinizin "büyülü gerçekçilik" olmasının bir dezavantajı var. Etrafınızda öyle şeyler görmek istiyorsunuz. İnsan ilişkilerinizde sihirli bir şey olmasını bekliyorsunuz. İşin tuhaf tarafı, bu sihri kendiniz yapmaya uğraşmak yerine mucizevi bir şekilde olmasını istiyorsunuz. Kısacası hayalperest olmaktan kurtulamıyorsunuz. Umarım yazının devamında da beni ciddiye almaya devam edersiniz çünkü kısa bir süre önce yaşadığım bir olayı anlatacağım. 

 Yaklaşık bir buçuk ay önce, bölümünü okuduğum dilin yeterlilik sınavı için Ankara'ya gitmem gerekmişti. Önceki yazılarımı okuyup da büyük şehirleri sevmediğimi bilmeyen yoktur herhalde. Üstelik, bulunduğum şehirden Ankara'ya on saat sürdüğü için vazgeçmeyi bile düşünmüştüm. Yine de yapacak bir şey yoktu. Sınava kaydolmuştum ve gitmek zorundaydım. Almaya çalışacağım belge, öyle boş bir şey değildi. Yol boyunca kendimi rahatlatmaya çalıştım. On saat otobüs yolculuğunu düşünebiliyor musunuz? On saatte bile bacaklarımın ağrısından duramıyorum, daha uzun süre yolculuk yapanlar için sabır diliyorum... Gece yolculuğu olduğu için şanslıydım. En azından uyuyabilecektim. Ama uyuyamadım. Bu da yetmezmiş gibi otogardan iner inmez karşılaştığım soğuk, uykusuzlukla birleşince oracıkta otobüse atlayıp geri dönmeyi düşündüm. Evet, yapamazdım. O anki hislerimi nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Umarım beni anlıyorsunuzdur. İstemediğiniz bir şehirde bulunmadınız mı hiç? Ya da bulunduğunuz şehri istemediğiniz oldu mu? Hah, öyle bir şeydi işte. 

 Metroya bindiğimizde içimdeki nefret iyice artmıştı ama bütün denemeyi Ankara'ya olan nefretimden bahsederek geçirmeyeceğim, merak etmeyin. Gökyüzünde birkaç bulut varken ve güneş tam tepemizdeyken havanın o kadar soğuk olmasına anlam verememiştim. Evet, benim şehrimin de çok dengesiz bir havası vardır. Mesela sabah giydiğiniz montu, öğleden sonra elinizde taşıyarak eve dönme ihtimaliniz çok yüksektir ama güneş varken o sıcaklığı hissedersiniz. (Galiba fazla kişisel bir değerlendirme oldu.) En azından tek başıma değildim. Yanımda üç kişi daha vardı. Zaten başkente tek başıma gitmek gibi bir şeyi aklımın ucundan bile geçiremezdim. Büyük binalar arasında kaybolurdum herhalde. Onların yanından ayrılmamak için gözlerimi onlardan bir saniye bile ayırmıyordum. Oradan oraya yürüyerek sınavın yapılacağı okulu bulmaya çalışıyorduk. Gerçekten çok yürüdük. Okula vardığımızda neler yiyebileceğimi düşünmekle meşguldüm. Okulun güzelliği umurumda bile değildi. 

 İşte tam o sırada birini gördüm. Dilenci kılıklı bir adam, elinde en az üzerindeki pantolon ve gömlek kadar kirli görünen bir kitap tutuyordu. Yanından geçen insanlardan bir dakikalarını rica ediyor ama kimse adamcağızı umursamıyordu. Adam o kadar telaşlı görünüyordu ki bu şehrin insanlarından korkmama rağmen ona yardım etmek istemiştim. Yanımdaki üç kişiye çok da şüphe çekmeyecek bir bahane söyledim ve yanlarından uzaklaştım. Ne de olsa sınava gireceğim okul hemen gözümün önündeydi. En fazla nereye gidebilirdim ki? Adama doğru adım atarken düşündüklerimi hatırlıyorum da... Büyük şehirde ilk yalnız kaldığım andı. Yardım eli uzatmaya gittiğim kişi tarafından bıçaklansam ne olacaktı? Büyük şehir bu, her türlüsü var... Ankara'da yaşamadığımı belli etmemeye özen göstererek adamla konuşmaya başladım. Adam sonunda konuşacak birilerini bulduğu için çok mutlu görünüyordu. "Bir isteğim yok ki evladım, sadece bu kitabı verecek birilerini arıyordum." dedi. Şaşırmıştım. Kir içindeki bu adamdan böylesine temiz bir Türkçe çıkacağını beklemiyordum. (Evet, ön yargılar.) Adamın konuşması beni rahatlatmıştı ve elindekinin ne kitabı olduğunu sordum. Cevap vermeden önce elime kitabı tutuşturdu. Benim kitabı sıkıca tuttuğumdan emin olduktan sonra cevap verdi. "Bu kitap her şeyi bilir." dedi. Sağa sola bakarak etrafını kontrol etti ve bana döndü. Bu kitabın ne zaman yazıldığını sordum. Evet, aptalca bir soru olduğunu düşünüyorsunuzdur. Her şeyi bilen kitabı elimde tuttuğumu öğreniyorum ve aklıma ilk gelen soru, kitabın ne zaman yazıldığı mı oluyor? Elimdeki kitap çok eski görünüyordu ve onun bir tarihi eser olabileceğinden şüphelenmiştim. Karşımda bir tarihi eser kaçakçısı olabilir miydi acaba? Alın işte, büyük şehir! Bitmiyor stresi. Adam düşünmeye başladı, sağ gözünü sıkıca kapattı. Ciddi ciddi düşünüyordu. "On beşinci yüzyıl." dedi. 

 Yerimde olsanız ne yapardınız? Kitabı adamın kafasına geçirip koşarak uzaklaşacak ya da hiçbir şey söylemeden kitabı alıp ilk otobüsle dönecek insanlar tanıyorum. Keşke ben de onlar gibi olsaydım. Kitabın kapağına baktım ve üzerinde "Alem Kitabı" yazıyordu. (Hayır, Kur'an değildi bu.) İşte film şeridinin koptuğu yer tam olarak burasıydı. On beşinci yüzyıla ait kitabın üzerinde nasıl LATİN HARFLERİYLE yazılmış Türkçe bir isim olabiliyordu? Saf, hatta "aptallık" derecesinde saf olabilirim çünkü bu durumu fark etmem ancak memleketime dönmek için otobüse bindiğimde olmuştu. Bir yabancı dil öğrencisi olarak bu dalgınlığımdan utanmalıydım. Adamdan bu durumu açıklaması istemek için artık çok geçti. Kitabı almıştım ve otobüsteydim. Tek yaptığım, adamın kitap hakkında söylediklerini hatırlamak olmuştu. "Bu kitap her şeyi bilir, çocuğum. Yapman gereken şey, kitabın ilk sayfasını açmak ve ona bir soru sormak." 

 Size adamın devamında söylediklerini şöyle açıklayayım; Evet, bu kitap sorduğunuz her şeyi bilir ama geleceği öğrenmeniz mümkün değil. Mesela, hoşlandığınız bir kız olduğunu varsayalım. Kızın adı da Ayşe olsun. Alem Kitabı'na "Ayşe beni seviyor mu?" diye sorarsanız cevap alabilirsiniz. "Ayşe beni sevecek mi?" diye sorarsanız boş sayfalara bakarsınız. Adamın son belirttiği şey ise tek hakkımın olduğuydu. Yani, her insan bu kitaba tek bir soru sorabilirmiş. Bu yüzden soracağım soruyu çok iyi düşünmem gerekiyordu. Özel bir soru sorarsam, hakkımı boşa harcayakmışım gibi hissediyordum. Verdiğim Ayşe örneğindeki gibi bir kız yoktu etrafımda, yani gönül işlerini baştan elemiştim. Arkamdan iş çeviren biri olup olmadığını da merak etmiyordum.

 Geri dönüş yolculuğunun daha rahat geçtiğini itiraf etmeliyim. Kitaba soracağım soruyu düşünürken uykuya dalmıştım. Tabii ki de yanımdaki üç kişiye bu kitaptan bahsetmedim. Onların da çok merak ettiği bir soruya cevap bulmalarını isterdim ama kitap işe yaramıyorsa ne olacaktı? İmajımı "sessiz ve sakin arkadaş"tan "kafayı yiyen çocuk" seviyesine düşürmek istemiyordum. Bu yüzden önce kendim test etmeliydim. Siz olsanız ne sorardınız? Yok mu cevabını delicesine merak ettiğiniz bir soru? Bazı anlar vardır, kendimden öyle bir gurur duyarım ki öz güven denen şeyi son damlasına kadar hissederim. Eve döndüğümde de öyle bir şey oldu. Sorduğum soruyla gurur duymuştum. 

 Otobüsten indiğimizde bacaklarımın ağrısını umursamadan hemen servise atlayıp evin yolunu tuttum. Bir saat sonra dersim vardı ama gitmeyecektim. Dinlenmeyi hak ettiğimi düşünüyordum. Servis beni evime bir yokuş uzaklıkta olan bir yerde bırakmıştı. Eve kadar nasıl koştuğumu hatırlamıyorum bile. Anneme babama selam bile vermeden odama girdim, kapıyı kapattım ve çantamdan Alem Kitabı'nı çıkardım. O an gelmişti. En çok merak ettiğim şeyi soracaktım. Belki de alacağım cevap, içinde bulunduğum bu sıkıntıdan kurtaracaktı beni. Heyecanlıydım ama her şeyi bir çırpıda yapıp bitirmek istemiyordum. O sırada bu kitabın işe yaramama ihtimali olduğu aklımın ucundan bile geçmemişti. Dilenci kılıklı adamı da unutmuştum. Tek yapmak istediğim o soruyu sormaktı. Son bir kez daha soracağım şeyi akıl süzgecimden geçirmeye başladım. Özel bir soru soramazdım. Tek hakkım vardı. Öyle bir soru olmalıydı ki bu alabileceğim en kapsamlı cevabı almalıydım. Kitabı yatağımın üzerine koydum ve ilk sayfasını açtım. Kafamı sayfaya doğru yaklaştırdım ve o soruyu sordum;

 "Neden?"    

8 Ocak 2016 Cuma

Hassas Bağırsak Sendromu


 Öncelikle, bu kelimenin "bağırsak" mı yoksa "barsak" mı olduğundan hâlâ emin olamadığımı belirtmek istiyorum. TDK sitesinde "bağırsak" kelimesi var ama "barsak" ile ilgili hiçbir şey çıkmıyor. Buna rağmen, sağlık sitelerinde "barsak" olarak geçiyor ama ben "bağırsak" üzerinden gideceğim.

 Japoncada "Kanji" denilen bir yazı sistemi vardır. İki bin ya da üç bin küsür yıl önce Çin'den alınmış bir yazı sistemi. Kabaca söyleyecek olursak, bu yazı sisteminde derdimizi şekillerle anlatıyoruz. Mesela, 氵bu "şekil" su anlamına gelir ve bu radikalden (şekilden) oluşan kelimeler genelde suyla ilgili olur. 泣 gördüğünüz şeklin "ağlamak" anlamına gelmesi gibi. Yanında "su" işareti var. Sistemi kolay bir şekilde açıklamaya çalıştım ama gelmek istediğim nokta elbette daha farklı. Az önce suyla alakalı kelimelerin "işaretini" öğrenmiştik. 疒 bu gördüğünüz ise "hastalık" anlamına geliyor. Bunu içeren karakterlerin anlamı -istisnası var mı bilmiyorum- hastalıktır. 病院 bu kelime "hastane" anlamına gelir. Biraz uzattım ama asıl anlatmak istediğim şey buydu. Bir daha bakın;  疒 size de biraz korkunç gelmiyor mu? İki üç çizginin hastalık anlamına gelmesi bence çok tuhaf. Neden "hastalık" için bu çizim şekli seçilmiş olabilir ki? Ne yazık ki o kadar ayrıntılı bilmiyorum. 

 Çoğumuz hastalıktan korkuyordur. İçinde bulunduğumuz bu dünyada belki de hasta olmamak mümkün değildir. Evet, bunu bilmeme rağmen ben de cips yemeye devam ediyorum. Yine de hasta olmamak için "aldığımı düşündüğüm" tedbirler oluyor. Zerdeçal bu konuda çok etkiliymiş, tavsiye ederim. Kokusu ve rengi çok hoşuma gidiyor. Var mı sizi böyle etkileyen bir baharat? 

 Hassas bağırsak sendromunu duydunuz mu hiç? İlginç bir hastalık. En ilginç olan tarafı, belirtilerini tetikleyen şey. Bir yakınınızın kanser olduğu haberini aldığınızda bu hastalık tetiklenirmiş. İnanabiliyor musunuz? Hastaların çoğu, kanser olma korkusu taşırmış ama bu hastalık ileride kansere ya da başka ciddi bir hastalığa dönüşmezmiş. Bunu bilmelerine rağmen hastaların korkusu geçmiyor olabilir mi? Peki nedir bu hastalık? Kalın bağırsağın, normalde vermesi gereken tepkiden çok daha aşırı bir tepki vermesiymiş. En ufak bir uyarıcıda bile kalın bağırsak kasılırmış. Stres karnınıza bir ağrı düşürür, bu ağrının günlerce geçmediği de olurmuş. Özellikle yediklerinize çok dikkat etmeniz gerekirmiş. Çünkü yediğiniz şeye göre bir bedel ödermişsiniz. (Tuvalette kalma süresi olarak.) 

 Maalesef bu hastalığın kesin bir tedavisi yok. Hassas bağırsak sendromuna yakalananlar, bir ömür boyu bu durumu çekecek gibi görünüyor. Sürekli kalacak olan, tedavi yöntemi bilinmeyen ama aynı zamanda ölümcül olmayan  bir hastalık... Tanıdık geliyor mu size? Sanki biz bu durumu günlük hayatımızda da yaşıyoruz. Etrafımızdan gitmeyeceğini bildiğimiz, onlardan kurtulma yolunu bulamadığımız ama en azından bizi öldürmeyecek olan insanlar... Evet, evet. Kesinlikle tanıdık.

 Hastalığın adında benim en çok ilgimi çeken "hassas" kısmı. Bu hastalığı kendime benzetiyorum. Biraz iyi niyetli bir "illet" olabilir mi sizce de bu? Fazla duygusal, en ufak bir uyarıda vücudu harekete geçiriyor. Korumak istermiş gibi. Ortaokuldayken bir okul çıkışında durakta bekliyordum. Yaşlı diyebileceğimiz bir amca yanıma geldi. "Sen kimin babasısın?" diye sordu. Öncelikle, durakta konuşacak onca insan varken niye beni seçtiğini düşündüm. Sonra, cevap vermekten başka bir çarem olmadığını anladım. Sorunun yanlış sorulduğu belliydi. Üzerimde okul üniformam, sırtımda okul çantam... Bu yaşta baba olduğumu düşünmemiştir herhalde. Babamın adını sormak istediğini ama dilinin sürçtüğünü fark ettim ve bozuntuya vermeden amcanın sorduğu şekilde cevapladım. "Sami'nin babasıyım." dedim. İngilizcede düz cümleyi soru cümlesi yapma mantığı gibi. Bu cevabın üzerine amca yaklaştı ve kıs kıs gülmeye başladı. "Heheheh, senin oğlun mu var bakayım? Heheheh."

 ...

 Ben iyi niyetimle kendisinin soruyu yanlış sormuş olabileceğini düşünüp bozuntuya vermeden cevaplarken meğer trolleniyormuşum.  O günden sonra hayatımda ya da kişiliğimde bir şey değişmedi tabii ki. Ben iyi niyetli olmaya devam ettim. Dediğim gibi, kendimi biraz bu hastalığa benzetiyorum. Hassas ama en ufak bir şeyde ortalığı ayağa kaldırıp tüm gücünü kullanan bir hastalık. Korumak istediğimiz şeyleri seçerken çok mu iyi düşünmemiz gerekiyor acaba? 

5 Ocak 2016 Salı

Fantastik Sırlar



 En son lisedeyken deneme yazmıştım. Son yazdığım denemenin adı neydi? Hatırlamıyorum. Kayıtlardan bakabilirdim ama hatırlamak istemiyorum çünkü deneme yazmaktan utanıyorum. Evet, bu yazı da beni ileride utandıracak. Genellemek ne kadar doğru bilmiyorum ama yine de şu lafı söylemeden duramayacağım; Deneme yazıyorsanız, bir şeyler ters gidiyor demektir. Benim de bir türlü yoluna sokamadığım, ters gitmekte ısrar eden bir sorunum var. Beni uzun zamandır bir şeyler paylaşmadığım bloguma geri dönme noktasına getirecek kadar büyük bir sorun. Birileriyle konuşarak ya da kendimi oyunlara vererek halledemiyorum. Eve olabildiğince geç gitmek de işe yaramadı. Odama girdiğim gibi yelek gibi üzerime giyiyorum sorunu. Lisedeyken pek de fazla okurumun olmadığı bu bloga neden döndüm? Fantastik bir dünya oluşturmak istiyorum. Çünkü içinde bulunduğum dünyadan utanıyorum. Alakasız olacak ama size bir şey sormak istiyorum. Bir hain mi daha pisliktir yoksa bir sapık mı? Hangisi daha erdemlidir?

 Yazdığın şeye adını, yazı bitince verme gibi bir durum var. Bu bir kural mı yoksa gelenek mi bilmiyorum ama ben hiç uygulamadım. İlk denememden itibaren önce denemenin adını buldum, ondan sonra üzerine bir şeyler yazmaya başladım. Bu sefer de öyle oldu ama ufak bir farkla. "Fantastik Sırlar" adı, yazmak istediğim ama yarısında tıkandığım bir hikayenin adıydı. Sonradan pek de hoşuma gitmeyen bir dünya oluşturmuştum. Her insanın, kimseye söylemek istemediği bir fantastik sırrı vardı. Kimisi görünmez olabiliyor, kimisi ise sırtından ahtapot gibi dokunaçlar çıkarabiliyordu. Öyle bir dünyaydı ki bu, insanlar birileriyle ilişki kurmaya çok korkuyordu. Çünkü sırlarını bir yabancı öğrendiğinde, bu onlar için bir felaket oluyordu. İnsanların bu "garip" özelliklerine "fantastik sırlar" adını vermiştim. Ana karakterin fantastik sırrının ne olduğunu mu merak ettiniz? Özür dilerim, yazının sonuna kadar beklemek zorundasınız. 

 İlk yazılarımı hatırlıyorum da... Çok daha cesurdum. Yıllar geçtikçe korkumun arttığını görebiliyorum. İnsanların diyeceklerini umursamadan istediğim her şeyi yazıyor, hatta -birazcık üstü kapalı da olsa- sinir olduğum kişilere/durumlara sövüyordum. Ne oldu da bu kadar korkmaya başladım? Bilemiyorum. Belki de karşılaştığım, yakınlaştığım insanlar beni bu hale getirdi. Bu hepimiz için geçerli olabilir. Her ilişki cesaretinizi kırar. En son elinizde kalan neyse, onunla devam edersiniz. Tabii bir şey kalıyorsa. 

 Biliyor musunuz? Müzikten nefret ederim. Etrafımdaki insanlar bunu öğrendiğinde bana tuhaf bir şekilde bakıyor. Bunu normal karşılayan sadece bir kişiyi gördüm. Neyse. Müzik sevmememe rağmen deneme yazarken bir şarkı açardım. (Genellikle Türkçe bir şarkı olurdu.) Türkçe şarkılar, beni melankolik bir moda sokuyor. Daha doğrusu, zaten melankolik olmama rağmen bu ruh halim iyice koyulaşıyordu. Bazı günlerde sırf yazmak için şarkı açıp efkarlanmayı denediğim de olmuştu. Yazmanın laneti bu galiba. Önce siz yazmak için uğraşırsınız, sonra yazmak, sizi kendisi için uğraştırır. Durduramıyorum kendimi, keşke durdurabilseydim. 

 Bu blogta deneme yazmanın bana hiç yararı olmadı mı? Oldu. Bir süre sonra anlatmak istediğimi denemeyle değil, hikayelerle iletmeye başlamıştım. Öyle çok daha rahat hissediyordum çünkü sorununuz ne olursa olsun, kimsenin arkasındaki asıl anlamı anlamayacağı türden karakterlere, olaylara ve mekanlara dertlerinizi yükleyebiliyorsunuz. Kimseye hesap vermek zorunda da kalmıyorsunuz. İnsanlar, her fikrin dinlenmesi gerektiğini söyler ama eve döndüklerinde hayat felsefelerine karşı olan bir fikre sövüp sayarlar. İnsanlar, dış görünüşün hiçbir önemi olduğunu söyler ama dışarı çıktıklarında giyimine, kilosuna, yürüyüşüne laf etmediği kimse kalmaz. En kötüsü de ne biliyor musunuz? "Hep böyle kal." diyen kişi, bir gün sizi "böyle" kaldığınız için kandırır. Bakın, görüyor musunuz korktuğum için "kandırır" dedim. Korkacak bir şeyiniz kalmadığında, hiçbir şeyiniz kalmadığı için korkmaya başlarsınız. 

 Yıllar önce, yazacağım deneme için günlerce düşünürdüm. Önce adını belirler, o konu hakkında neler yazabileceğim konusunda kafa patlatıp dururdum. O kadar zevkliydi ki... Okulda olan onca saçma sapan şeyleri umursamamanın eğlenceli bir yoluydu bu. Şimdi ise bu sayfayı açar açmaz aklıma gelen şeyleri yazıyorum. Önceden bir isim belirlemedim, plan yapmadım. Sizce bu olması gereken midir yoksa büyük bir hata mıdır? Nasıl olsa, yaptığınız planlar bozulmuyor mu? Olsun, yine de plan yapmaya devam edeceğim. Çoğu insan bana "Planlamadan yaşa, anın tadını çıkar." falan diyor. Hani birbirimizi olduğumuz gibi kabul ediyorduk? Ben plan yapmadan yaşayamıyorum. Gelecek hakkında düşünmüyorsanız kafanız bomboş demektir. (Cesaretlenmeye mi başladım ne?)    

 Belki bu konudan bahsetmemden sıkılacaksınız ama anlatmak zorundayım. Bu blogu onuncu sınıfın yazının son günlerinde açmıştım. Kaç yazı yazdığımı hatırlamıyorum. Dediğim gibi, çoğundan -hatta hepsinden diyebiliriz- utanıyorum. On birinci sınıfın ortalarına doğru yazmayı bırakmıştım. Bırakmıştım çünkü mutlu olduğum bir şey olmuştu. Gerçekten mutluysanız yazmaya ihtiyacınız kalmıyor. Beni mutlu eden şey sadece dört gün sürmüştü. İnanabiliyor musunuz? En uzun süren mutluluğunuz kaç gündü? Umarım aylarca, hatta yıllarca sürmüştür. Biz devam edelim; Bir süre ne yapacağımı bilememiştim. Yazmaya geri dönmek istiyordum ama bir yandan da kötü hissediyordum. Bu blogu, ufacık bir mutluluğa "satmıştım". 

 Aradan aylar geçti, on ikinci sınıfa başladım ve bir dönemin büyük bir bölümünü hiçbir şey yazmadan geçirmiştim. Zaten üniversite sınavı telaşından pek bir şey yazacak haliniz kalmıyor. On ikinci sınıftayken yılın son günüydü. Haftalardır bir şeyler yazmayı düşünüyordum. Yazmasam delirecektim. Ertesi gün olmuştu. 1 Ocak. Önce yazacağım yazıya bir isim arıyordum. Çok düşündüm ve sonra fark ettim ki ilham bulmak için o günün tarihine bakmam yeterliydi. Uzun zaman sonra yazdığım ilk denemenin tarihi 1 Ocak'tı ve adını Dünyanın İlk Günü koymuştum. (Aynı zamanda bir kitap adıdır.) O günden sonra o kavram hakkında düşünmeye başladım. Dünyanın ilk günü ne anlama geliyordu? O günde neler olduğunu bilebilir miydi insanlar? Doğal olarak tarihi bir kaydı olmadığı için herhangi bir şey öğrenmemiz mümkün değildi ama ben kendimce bir anlam yüklemiştim o güne. Dünyanın ilk günü. Henüz daha yeni yaratılmış bir gezegen. Hiçbir üzüntünün, pişmanlığın, iyinin ya da kötünün, kısacası "çatışmanın" olmadığı bir gündü. Zaman yolculuğu yapabilseydim o güne gitmek isterdim. 

 Blogumun temasını değiştirmem gerektiğini, bu halde insanın gözünü çok yorduğunu söyleyenler olmuştu. Gözünüze verdiğim rahatsızlık için özür dilerim ama yazdıklarıma ve kendi ruh halime uygun başka bir tema bulamadım. Ben ne anlatmak istiyorsam, bu blogta onu görüyorsunuz. İçim dışım bir. Önemli olan da bu değil mi zaten? Keşke kadınlar yokmuş gibi davranabilseydim. Keşke bedel ödetecek gücüm olsaydı. 

 Siz de benim gibi "fantastik" bir dünyada yaşamak ister miydiniz? Dev ağaçların, ejderhaların, insana dönüşebilen hayvanların, büyücülerin olduğu bir dünyayı gerçekten isterdim. Çocukça mı? Bilmiyorum. Ben bunları çocukça görmüyorum. Belki de aslında var olmayan şeyler, gerçekte olan şeylerden çok daha olgundur. Çünkü her gün gördüğümüz insanlar, rezil şeyler yapıp gözümüzde küçülüp duruyor. Peki fantastik ögeler öyle mi? Hayır. Onları göremiyoruz, sadece hayal ediyoruz. Küçük düşmüyorlar, ihanet etmiyorlar. Ölmüyorlar. Hikaye de olsa, deneme de olsa yazdıklarımda aşktan bahsetmekten nefret ederim ama sadece şunu söyleyeceğim; Aşkın gelip geçici olduğunu söyleyenlerin aptal olduğunu düşünüyorum. Siz sonsuza kadar korumayı beceremiyorsanız, o duygunun ne suçu var? İşte tam da bu yüzden "sıkılmak" kelimesi en büyük korkularımdan biridir. Bir insandan "Sıkıldım." lafını duyduğum an elim ayağım titremeye başlıyor, ne yapacağımı bilemiyorum, korkuyorum. Bence bu kötülüğü yakınlarınıza yapmayın. Bir insana, ondan sıkıldığını söylemek kadar kırıcı olan çok az şey vardır. Bir de "Ne diyeyim" lafı beni çileden çıkarır. "Ne diyeyim" deme de ne dersen de! 

 Bazen nedense bilime karşı oluyorum. Biliyorum, böyle düşünmek haddim bile değil ama işe duygusal açıdan bakmadan edemiyorum. Keşke fotoğraflar olmasaydı, istemediğimiz kişileri görmeseydik. İsmini vermeyeceğim çok çok zengin bir adam da demiş ya "İnternet hiç var olmamalıydı." diye. Bilimle alakasız olacak ama keşke başkentler de olmasaydı. Küçükken yaşadığım şehirden nefret ederdim. Çok küçüktü ve istediğim hiçbir şeyi bulamıyordum. (Hâlâ küçük.) Sonra önce İstanbul'a sonra da Ankara'ya gittiğimde memleketimi sevmeye başladım. Şehirlerin masumiyete ihtiyacı olduğunu düşünüyorum ve masumiyet benim şehrimde fazlasıyla var. Oradaki insanları gördükçe büyük şehirlerden nefret etmeye başladım. Biraz abartı gibi gelecek ama o şehirlere gittiğimde yüksek binaların arasındayken ne yapacağımı şaşırıyorum, gerçekten korkuyorum. "Büyük şehirlerden nefret etme" durumum liseden beri var ve bu konu hakkında bir hikaye yazmıştım. En çok utandığım yazım da odur.  

 Supercalifragilisticexpialidocious diye bir kelime duydunuz mu hiç? İngilizcenin en uzun kelimesiymiş. Bu kelimeyi rahatlıkla söyleyebiliyorum, gerçekten. Belki de kendimi özel hissettiğim sayılı konulardan biri de budur. En son ne zaman özel hissettiniz kendinizi? Kim hissettirdi? Sanırım ben o anı hatırlamak istemiyorum. Galiba unutmak istediğimiz anları asla unutamayacağız. Çünkü unuttuğumuzu hatırladığımızda her şey mahvoluyor. 

 Gerçekten daha uzun yazmak istiyorum, yazdıkça rahatlıyormuşum gibi geliyor ama sanırım daha fazla uzatamayacağım. Umarım "planlayarak yazma" moduma geri dönerim. Aslında umarım bir daha deneme yazmak zorunda kalmam. (Ki kalacağım.) Size fantastik sırlardan bahsetmiştim. Ne tür bir fantastik sırrınız olmasını isterdiniz? Uçabilmek, ışınlanabilmek, rakibinizi tek yumrukta yıkabileceğiniz şiddette bir güç... Farkında değiliz ama hepimizin böyle bir sırrı var aslında. Özellikle hain, kişiliksiz ya da cahil insanlar... Bunlar "fantastik" bir durum değil midir sizce? Ben öyle olduğunu düşünüyorum. Çünkü kötülük barındıran her şeyde büyülü bir gizem var. Asla sebebini öğrenemiyorsunuz. 

 Size "Fantastik Sırlar" adında yarım bıraktığım hikayemin dünyasından bahsetmiştim. İnsanlar, sırlarını birbirinden saklıyor. Bir yabancının eline geçtiğinde size şantaj yapabilir. Emin olun, o dünyada fantastik sırrınızın bilinmesini hiç istemezsiniz. Peki ana karakterin sırrı ne? Yıllar sonra yazdığım ilk denememi bitirmek üzereyim. Gerçekten heyecanlıyım ve korkuyorum. Bu yazı bittikten sonra neler olacağını bilmiyorum. Aslında tahmin edebiliyorum, önce tarif edilemez bir rahatlık hissedeceğim ve bir süre sonra utanmaya başlayacağım. Yine bunlar olacak gibi geliyor ama vazgeçmek istemiyorum. Sanırım ilk yazıyı bitirmenin vakti geldi. Keşke "Fantastik Sırlar " adlı hikayeyi bitirebilseydim çünkü ana karakterin sırrı başkalarının fantastik sırlarını görebilmekti.