6 Şubat 2016 Cumartesi

Fantastik Terör Nedir, Nasıl ve Neden Yapılır


 "Cevapları olanı değil, soruları olanı dinleyin." diye bir lafı varmış Einstein'ın. Soru sorma alışkanlığımı azaltmaya çalıştığım bu dönemde, kendime bir ödül vereceğim. Diyet yaparken haftada bir gün falan istediğini yeme günü olur ya hani, öyle. Sormak istediğim, aklıma gelen her şeyi soracağım ve rahatlayacağım. Bu yüzden düz cümleden çok soru cümlesi göreceksiniz. Cevap almak değil, soru sormak rahatlatmalı insanı. Siz de sorularınızı hazırladıysanız başlayabiliriz. 

 Büyü haramdır. Peki neden? Hile olduğu için olabilir mi? Oyunlardaki hileler, aslında yapımcıların bazı şeyleri kolayca test etmek için oluşturduğu kısa yollarmış. Gerçek dünyada böyle olma ihtimali olamaz. Her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen bir varlığın, yarattığı dünyayı bu tür hilelerle test etme gereği duyması mantıklı değil. İşin diğer kısmını, yani bir yaratıcının olmadığını düşünecek olursak büyü, bu dünyanın "bozulmuş" tarafı olabilir mi? Dünya yeterince mükemmel değilse, büyü de yeryüzünün kusuru mudur? Ortaokulda bir arkadaşım "Büyü haramdır ama sihir değildir." demişti. Ne demek istediğini anlayamamıştım. Büyü ve sihir farklı şeyler midir? Asıl sormamız gereken soru; Büyü var mıdır? 

 Fantastik dünya nedir? İçinde robotların, ışın kılıçlarının ya da uçan arabaların olduğu bir dünya neden fantastik olamaz? Bu saydığım şeyleri gerçeğe dönüştürmek ileride mümkün olabileceği için olabilir, evet. Fakat büyü gücüne ulaşılamayacağı, ejderhalarla karşılaşılmayacağı nereden biliniyor?  Bir kertenkele, mutasyon geçirerek ejderhaya dönüşemez mi? Fantastik tür ile bilim kurgu arasındaki çizgi ne kadar kalındır? Bilimle değil de büyüyle çalışan bir robot yapsak buna fantastik bilim diyebilir miyiz? Fantastik dünyada olduğumuzu ya da oluşturduğumuz şeyin fantastik olduğunu nasıl anlarız? Bu tanıma uyması için illa gerçekçi olmayan şeyleri mi barındırması gerekir? Peki, gerçek olandan nasıl emin olacağız? Dünyayı olaylar üzerinden değil, anlamlar üzerinden sorgulayın. Çünkü neyin gerçek olduğundan asla tam olarak emin olamazsınız. 

 Kendi kendini sorgulama/test etme mekanizması olan bir dünya kurgulasak nasıl bir dünya olduğunu anlayabilir mi? Kıtaların dört bir yanına filozof melekler yerleştirsek mesela, işimizi görür mü? Ya da bu dünyanın karabasanlarına bir emir versek de insanların uykularında onları öldürmeye çalışmak yerine, onları kendi dünyaları hakkında düşünmeye sevk etmek için kulaklarına bir şeyler fısıldasalar. Bu görevi yer kabuğuna versek olur mu? Üzerinde büyü yapıldığında hemen deprem olsa da insanların haberi olsa. 

 Terör nedir? Kelime anlamı olarak "korku, korkudan titreme" gibi anlamlara geliyor. Hasan Sabbah'ı duymuşsunuzdur. Haşhaş kullanarak yetiştirdiği fedailerinin, tarihin ilk teröristleri olduğu söylenir. Terör, inanç sapmasından doğar. Peki bu insanlar neyi kullanır? Sapmış fikirlerini insanlara korku yoluyla yaymak için paraya ihtiyaçları var. Fantastik dünyada bu nasıl olur? Büyü, terör olabilir mi? Az önce dediğimiz gibi gerçekten dünyanın bozulmuş bir tarafıysa evet, olabilir. Sapkın bir inancın peşinde koşan insanların kullandığı "dünyanın bozuk tarafı", terörü meydana getirir. İçinde yaşadığımız dünyada terör, çıkarları uyuşan ülkeler tarafından finanse edilirken fantastik dünyadaki teröristleri kim finanse eder? Büyücülerin paraya ihtiyacı var mıdır? Büyü yapmak için gereken asaları, terör için yeterli olmaz mı? Peki, her büyücü bir terörist midir? Sembolik bir örnek verecek olursak; Gandalf terörist midir? 

 Büyünün olmaması gereken, bozulmuş, ters bir şey olduğunu söylüyorsak hiçbir büyücü masum olamaz. Fantastik dünyadaki büyü ile gerçek dünyadaki büyü aynı mıdır? Öyle bir dünyaya biz "fantastik" adını takıyoruz. Çünkü bize göre gerçek dışı ögeler var. Peki, o dünyada yaşayanlar için kendi dünyaları fantastik midir? Onlar için ejderhaların, büyücülerin, cadıların ya da trollerin var olması doğal bir şey değil midir? Onlar, bunun gerçek dışı olmadığını düşünüyorsa biz neden öyle bir tabir kullanıyoruz? "Bize göre" bakış açısı ne kadar doğrudur?

 Rüya içinde rüya ya da hikaye içinde hikaye çoğumuzun alışık olduğu bir şeydir. Hikaye içindeki hikayenin içinde hikaye olur mu sizce? Düşünün, günümüzde başlayan bir hikayenin içindesiniz. Bir yakınınız size yüzyıllar öncesine ait olan bir hikayeyi anlatıyor. O hikayenin içinde de bir adam, fantastik dünyada geçen bir hikaye anlatmaya başlıyor. Kaç kat aşağı inebileceğimi görmek isterdim. Bazen denemek, başarmaktan çok daha verimli oluyor. 


Bilişsel Çarpıtma


 Yıllar önce babam bir üniversitenin hastanesinde yatarken onu ziyaret etmiştim. Odadaki diğer hastaların durumu da ciddiydi. Hele biri vardı ki beni en çok korkutan kişi de oydu. Hastanın kendisini hiç görmedim, ben hastaneden ayrılana kadar sadece bomboş olan yatağını izledim. Yanlış hatırlamıyorsam ben orada bulunduğum sırada o ameliyattaydı. Anneme onun hastalığını sorduğumda ise yıllar sonra bile tedbiri elden bırakmamama vesile olacak şeyi öğrendim. Adam mutfakta bir şişe görmüş. Artık cam şişe midir pet şişe midir bilemiyorum. Meyve suyu sanıp içmiş ama aslında içtiği şey, tuz ruhuymuş. Gerisini siz düşünün. O günden sonra mutfakta gördüğüm gizemli şişelere, yarısı dolu bardaklara hep şüpheyle yaklaştım. Hatta ağzına kadar dolu, içinde su olduğu belli olan sürahi için bile "Anne, bunun içinde su mu var?" diye sormaya başladım. Bazen suyun rengine bile güvenemiyorsunuz. Her an birileri tarafından zehirlenecekmiş gibi hissettiğiniz zamanlar mı olmuyor mu? 

 Paranoyaklığımın kaynağı o olay mı bilmiyorum ama çok da şikayetçi olduğumu söyleyemem. Şüphe, sizi beladan kurtarıyor. İnsan ilişkilerinde de bu böyle. Kimseye yaklaşmıyorsunuz ve sonuç olarak başınız derde girmiyor. Bu da yalnız kalmanıza sebep oluyor, işin bu kısmının kötü olduğunu biliyorum fakat her şeyin bir bedeli var. Bedel ödeyenlerin hep kişiliklerine sadık olan kişilerin olması da beni üzüyor. 

 Anlatmak istediğim bir olay daha var. Sonra asıl meseleye geleceğim. Bu seferkine inanması daha zor, doğruluğundan ben de emin değilim ama annem, bir arkadaşına anlatırken duymuştum. Annemin bir arkadaşının başına gelen bir olay. Bir gün, bu ailenin arabasını çalmışlar. Aile polise gitmiş, gerekli her şeyi yapmış fakat araba bir türlü bulunamamış. Bir hafta sonra bir bakmışlar ki araba kapılarının önünde duruyor. İçinde de bir not var; "Arabanızı almak zorundaydım, çok özür dilerim. Yardımınız için çok teşekkür ederim. Yardımınızın karşılığı olarak sizin için Bodrum'da xxx otelinde bir haftalık tatil rezervasyonu yaptırdım." Bu tür bir not. Aile, Bodrum'daki oteli arayıp sormuş. Gerçekten de kendi adlarına parası ödenmiş bir haftalık tatilin olduğunu görmüşler. Hazırlık yapıp hemen yola çıkmışlar, bir hafta boyunca güzel bir tatil geçirmişler. Memleketlerine döndüklerinde ise gördükleri manzara bomboş bir ev olmuş. Evin perdelerini bile söküp götürmüşler.

 Ben suya korkuyla yaklaşıyorken o ailenin bir daha tatile çıkmaktan korkması da doğal olur herhalde. Peki burada hangi taraf suçlu oluyor? Korkutan mı yoksa korkan mı? Tabii ki her bardaktaki su, tuz ruhu olamaz ya da o aile her tatile çıktığında evlerini soyacaklar diye bir şey yok fakat insan ister istemez korkuyor. İnsanlar da arkadaşlarının bu korkularını giderecekleri halde onlara, asıl suçlu onlarmış gibi yaklaşıyor. Suçluyu yanlış yerde arıyor olabilir misiniz acaba? Suçlunun nerede olduğunu bilemeyeceğim ama sorunumun adını çok iyi biliyorum; bilişsel çarpıtma. İlk defa lisede sosyoloji dersinde -psikoloji de olabilir emin değilim- duymuştum o kavramı. Lisede de bu konu hakkında bir deneme yazmıştım. Hâlâ bunlarla uğraşıyor olmam neyi gösterir? Tarihin tekerrür ettiğini mi? Neyse, bilişsel çarpıtmanın türlerine bakalım;

 Keyfi Çıkarım: Sizi sevmesini istediğiniz bir insan var diyelim. Aslında sevdiğine dair sağlam kanıtlar da var ama siz başka derdiniz yokmuş gibi gidiyorsunuz ve o kanıtları göz ardı edip o kişinin sizi sevmediğine kendinizi inandırıyorsunuz. Kim yapar böyle bir şeyi? 

 Seçici Soyutlama: Öğretmenin tüm sınıfı azarlamasının sebebini sadece kendinize bağlamanız gibi bir şey. Çok şükür ben de bu kadarı yok. 

 Aşırı Genelleme: Masanın birinde duran yarısı dolu bir bardaktaki suyu bana asla içiremezsiniz. Neden? Çünkü tuz ruhu içip ölen birini biliyorum. Bu sebeple bütün "gizemli bardakların" içinde tuz ruhu vardır. Beni aksine inandırabilir misiniz? 

 Büyütme ve Küçültme: Birisi gözlerinize iltifat eder, hoşunuza gider ama bunun pek bir önemi olmadığını düşünürsünüz. Bir göz sayesinde kaç kişi sizin peşinizden koşar ki? Başka birisi saçlarınızın kötü göründüğünü söyler, gün boyunca kafanıza takarsınız. 

 Ya Hep Ya Hiç: İyi not alırsanız kendinizi en iyisi olarak görür, kötü not alırsanız işe yaramazın teki olduğunuzu düşünürsünüz. Açıkçası bu benim tarzıma biraz ters. Bu hayatta beyaz ve siyahın yanında grinin de olduğuna/olması gerektiğine inanıyorum. Gri de olduğu için insanlar bu kadar karmaşık değil mi zaten? Ne çekiyorsak griler yüzünden çekiyoruz.

 Felaketleştirme: Kısacası, başarısızlığınızın dünyanın sonu olduğuna inanmanız. Bu sorunu da aştığımı görebiliyorum aslında, şanslıyım. Dünyanın sonu, kimin başarısızlığı sonucunda gelecek acaba? Hepimizin mi? 

 Gereklilik İfadeleri: Yobaz dediğimiz insanlar aslında "ilkel" fikirleri olan kişiler değil, değişmeyen fikirleri olanlardır. Katı kuralları vardır, o kadar katıdır ki ne kadar mantıklı kanıt sunarsanız sunun vazgeçmeyeceklerdir. Mantıklı bir şey duyduğumda ikna oluyorum ama bunun uzun sürdüğünü itiraf etmek zorundayım. 

 Zihin Okuma: Çok bilmişlik mi yoksa kendine fazla güvenme mi denmeli bilemiyorum. İnsanların ne düşündüğünü bildiğini iddia etme durumu. Bu da yetmezmiş gibi, çevrenizdekilerin de sizin düşüncelerinizi bilmesi gerektiğine inanıyorsunuz. Bu dünya o kadar fantastik değil maalesef. 

 Bilişsel çarpıtmadan tekrar bahsederek tarih döngüsünü gerçekleştirdiğimi hissediyorum. Bunu bir check-up olarak düşünebiliriz. Zaman içinde kaç maddeyi aşmış olduğumu görmek istedim ve durum o kadar da kötü değil. Kendimi daha iyi hissediyorum ama aklıma takılan son bir şey var. Bu durumu nasıl açıklayacağımı bilmiyorum, o yüzden sadece bir örnek vermekle yetineceğim. Lisedeki ben olsaydım, bu örneği atarlı bir şekilde verirdim. Birkaç ay önceki ben olsaydım bu örneği asla vermezdim. Şimdi ki ben olarak bu örneği insanların diyeceklerini umursamadan vereceğim. Yine de biliyorum ki bahsedeceğim şey eğer bir Budist rahip ya da samuray hakkında falan olsa çok daha ilgi çekerdi. Ön yargıları yıkmak gibi bir derdim yok zira geçtiğimiz dönem ön yargılar hakkında bir kitap okuduktan sonra konudan yeterince soğudum. Tek istediğim, karakterlerden çok, olaya bakılması. (Beni böyle bir açıklama yapmak zorunda bırakan bir toplumda yaşadığım için de utanıyorum.) Başınıza bir dert gelir, herkesten bunu unutmanız gerektiğini duyarsınız. Sanki unutmanız gerektiğinin farkında değilmişsiniz gibi gelip bir de bunu söylerler. Siz kendinizi ne kadar rahatlatsanız da içinizde bu konuda bir kıskançlık kalır. Biliyorum, söylediklerim çok soyut görünüyor ama örneği verince daha anlaşılır hale geleceğini düşünüyorum. Ben "Neden?" sorusunu çok soran biriyim. Bir insan bana, beni sevdiğini sorsa bile direkt nedenini sorarım. Sorardım. "Kimse beni sevmez, ben çok eziğim." diye düşünmüyorum tabii ki. Sadece, neden ben olduğumu merak ediyorum. Bu her ne kadar masum bir istek gibi görünse de bazen kıskançlık boyutuna ulaşabiliyor. Hepimiz için geçerli. Neye, neden karşı çıktığımızı bilmeden etrafa hakaretler savurmaktan başka bir şey yapmıyoruz. Lafı fazla dolandırmadan örneği verip bitireyim; 

 Gerçek adı Amr bin Hişam olan ve sonradan Ebu Cehil (Cehaletin Babası) olarak anılan kişiyi lisede illa duymuşsunuzdur. Tarih dersinde olmasa bile din dersinde bahsi mutlaka geçmiştir. Kendisi İslam'a ve Hz. Muhammed'e en çok karşı çıkanlardan biriymiş. İlginçtir ki bu kişinin eski lakabı Ebu'l Hakem (Bilgeliğin Babası) imiş. Kabileler arasında çok güvenilen ve saygı duyulan biriymiş. Hz. Ali bir gün ona "Muhammed'in peygamberliğine gerçekten inanmıyor musun?" diye sormuş. Ebu Cehil de cevap vermiş; "İnanıyorum ama neden o?" 


2 Şubat 2016 Salı

Eğitimli Filler


 Bazı dönemler vardır; Gitmek istemediğiniz yerlere gider, konuşmak istemediğiniz kişilerle konuşursunuz. Kısacası, yapmak istemediğiniz ne varsa, onları yapmak durumunda kalırsınız. Kendinize yakıştırmasanız da aynaya bakmamaya özen göstererek o tür şeyleri yaparsınız. Böyle bir dönemdeyim ve bu dediklerimi yapıyorum, biri hariç; küfretmek. Bu şeyi kendime hiç yakıştıramıyorum ve ne kadar zorunda olursam olayım yine de yapmıyorum. Yüzüme, gözüme, sesime, yani hiçbir yerime uymayacakmış gibi geliyor. Evet, nadir de olsa ettiğim anlar vardı. Mesela, onuncu sınıfta bir coğrafya dersinde hoca "Çıkarın kağıtları size soru soracağım ve cevaplarını yazacaksınız." dedi. (Evet, gerçekten dedi bunu.) O sırada bir küfür çıkıverdi ağzımdan. Arka sıramda oturan arkadaşım da beni duyunca çok şaşırdı ve dedi ki "Bu çocuğun ilk defa küfrettiğini duydum ama tam da yerinde etti."

 Böyle anların nadir olduğunu söylemiştim fakat sevmediğim insanlara içimden hakaretler savuruyorum. En azından bunu yapmaya hakkım vardır, öyle değil mi? Sıradan hakaretlerden çok kendi türettiğim lafları kullanıyorum. Örnek verecek olursak, lisede sıkça kullandığım "modern yobazlar" lafını söyleyebiliriz. Açıklamak isterdim ama bu muhtemelen başka bir yazının konusu olacak. Belki de okuduğunuzda ne anlam içerdiğini anlıyorsunuzdur. Bizim burada üstünde duracağımız şey, yepyeni bir hakaret; eğitimli filler. 

 Fillerle bir derdim yok, çok da severim onları ama işin içine "eğitim" girince çoğu şey değişiyor. Kanunlar, ahlaki kurallar, gelenek ve görenekler falan olmasa insanların birbirini vahşice katledeceğini, şiddetin içimizde var olduğunu söyleyenleri duymuşsunuzdur. Yani, mağazada uzun zamandır almak istediğiniz bir monttan sadece bir tane kaldığını görüyorsunuz. Paranız da var. Tam almak için oraya yöneliyorsunuz ama başkası montu kapıveriyor. Siz de bu yüzden o kişiyi öldürüp montu ondan alıyorsunuz ve ceza falan almıyorsunuz. Doğal bir şey mi bu? Bilmiyorum, bana içimize sonradan yerleştirilen bir şeymiş gibi geliyor. O montu sevmemize neden olan reklamlar, indirim gününde bizi çekmek için bin bir türlü takla atan mağazalar falan filan... Yani işi kapitalizme bağlayacak halim yok da demek istediğim, biz küçücük bir insanken bizi file dönüştürdüler. Öz güveni yüksek filler, cüsse olarak da diğerlerimizden daha büyük. Bizi ezip beynimizi paramparça etmemek için önlerinde duran tek engel yasalar. Bu yüzden eğitildik ama öyle bir eğitimden geçirdiler ki bizi artık öz güven denen ilizyonla, parayla, yanımızdaki güzel kızla, giyim tarzımızla, seçtiğimiz kelimelerle eziyoruz insanları. Üstlerine basmamıza gerek yok. Yanlarından geçmemiz, onların ölmesine yetiyor.  

 Bu denemeyi daha fazla uzatmak gibi bir niyetim yok. Uzattıkça kendimi tutamayacak hale gelebilirim. Eğitimli fillerin çıkış noktasını anlatmak istiyorum size. Belki o zaman ezdiğimiz insanları düşünüp yaptıklarımızı gözden geçirebiliriz. 

 Yıldırım Bayezid ve Timur, Ankara'da çarpışır. Evet, tarih dersinde mutlaka bahsedildiğini duymuş olduğunuz Ankara Savaşı'ndan bahsediyorum. Timur'un elinde büyük bir koz vardır; eğitimli filleri. Tarih hocam, bize bunu anlatmadan önce sınıfa "Yıldırım Bayezid, Ankara Savaşı'nda Timur'un fillerini nasıl alt etmiştir?" diye sordu ve troll arkadaşlarımdan biri "Üstlerine fare salarak hocam!" dedi. Hoca da değişik bir şekilde gülümsedi ve bunun bir efsane olduğunu söyleyip olayın aslını anlattı. (Betimlemelerim için şimdiden kusura bakmayın.) Timur, üzerlerine okçular bindirdiği fillerini Osmanlı askerlerinin üzerine salar. Fakat Yıldırım Bayezid'in bunun için yaptığı bir hazırlık vardır. Savaş meydanına birkaç koridor oluşturacak şekilde tahtalar dizdirir. Yani sağdan sola doğru bu koridorları gezecek olursak ilk koridorda okçu var, ikincisinde yok, üçüncü koridorda okçu var, dördüncüsünde yok, beşinci koridorda okçu var, altıncısında yok... Bu şekilde. Filler, Osmanlı askerlerine yaklaştığında okçuların olduğu koridordan geçip onları ezmek yerine boş olan koridorlardan geçer. Neden mi? Çünkü bu filler eğitimlidir. Bomboş bir yol olduğu halde gidip de insan olan daracık yoldan geçmezler. Böylelikle Timur'un eğitimli filleri, aldıkları eğitimin ta kendisi yüzünden savaşta hiçbir işe yaramaz. 

 Olayın buraya kadar olan kısmı çok umut verici. Günümüzdeki eğitimli fillerin de gayet yenilebileceğini gösteriyor, öyle değil mi? Denemeyi bitirmeden önce savaşın nasıl sonuçlandığını da anlatmak istiyorum; Yıldırım Bayezid, filleri saf dışı bırakmayı başarmasına rağmen bazı askerlerin ihanetine uğradığı için savaşı kaybeder ve Timur'a esir düşer. Hayatının sonuna kadar da bir esir olarak yaşar. Anlatmak istediğim şey de buydu işte. Maalesef, günümüzdeki eğitimli filleri yenmenin bir yolu yok gibi görünüyor.  

30 Ocak 2016 Cumartesi

Hayat Kurtaran Şeyler Dükkanı


 Bir süre önce intihar etmek isteyen bir arkadaşım vardı. Birkaç kez denemiş, yapamamış. Onun hayattan bu kadar nefret etmesine sebep olan şeyi bilmiyorduk. Başka bir arkadaşımla bu konuda tahmin yürütmeyi denesek de tutturabildiğimizi söyleyemem. Sebebi bulmaktansa bir çözüm üretmenin daha mantıklı olacağını düşündüm ve "Peki ne olursa vazgeçer?" diye sordum. "Aşık olursa." dedi arkadaşım. Haklıydı. Yine de böyle bir şeyi tam anlamıyla kabullenmek benim işime gelmiyordu. Ne yani, sadece aşk mı hayat kurtarır? 

 Arada bir hâlâ oyuncaklarımı elime alıp birbirleriyle dövüştürdüğümü söylesem garip gelecektir muhtemelen ama doğru. "Oyuncak" ile "çocuk" eşleşmesinin yanlış olduğunu düşünüyorum. Küçüklüğümü hatırlıyorum da... Oyuncaklarımla kurduğum senaryoyu, onları dövüştürerek uygularken annemlerin duymasından utanırdım. Bu yüzden oyuncaklarımla oynarken İngilizce konuşmaya çalışırdım. Başlarda ağzımdan on kelime çıkıyorsa bunun sadece üç tanesi falan İngilizce oluyordu. Diğerleri, bir yerlerimden uydurduğum kelimelerden ibaretti. Yıllar geçtikçe uydurma kelimelerin kullanımı azaldı, İngilizce kelimeler oturmaya başladı. Oyuncaklara çok şey borçluyum. Sırf büyüdüm diye nasıl bırakabilirim ki onları?  

 Otogarın şehir dışında, havaalanının ise şehir içinde olduğu bir yerde yaşıyorum. Ne kadar da uyuşuyoruz, öyle değil mi? İkimiz de ironiğiz. Önceden otogar şehir içindeydi ve orada bir oyuncakçı vardı. Festival ve panayırları saymazsak oyuncaklarımı hep oradan alırdım. Şu an adamın adını unuttuğum için kendimden utanıyorum. Oyuncakçı Mehmet... Oyuncakçı Ali... Ya da buna benzer bir şekilde hitap ederdik ona. Dükkan küçücüktü. Öylesine dar bir yere, onca oyuncağın nasıl sığdığına hayret ederdim. Helikopter, silah, araba oyuncakları çok olsa da bunlar benim ilgimi çekmezdi. Ben daha "fantastik" oyuncaklarla ilgileniyordum. Neyse, konumuz bu değil.

 Yıllarca oradan oyuncak aldıktan sonra belli bir yaşıma geldiğimde ailem -kendilerince haklı olarak- artık oyuncağa ihtiyacım olmadığını söyleyip durmaya başlamıştı. Zaten ben de yeni oyuncaklar için ağlayıp sızlamıyordum. Sahip olduklarım, kafamdaki her türden kurguya uyarlanacak tarzda oyuncaklardı ve bu da bana yetiyordu. Fakat o oyuncakçıya gitmekten vazgeçmedim. Hiçbir şey almasam da öylesine gidip amcayla konuşur, raflara sıkıştırılmış oyuncakları izlerdim. Aslında orayı belirsiz aralıklarla ziyaret ediyordum. Bazen üç hafta, bazense bir iki ayı buluyordu. Bir seferinde tam üç ay gitmemiştim ve geri döndüğümde ise artık oyuncakçının kalmadığını gördüm. Tabelada yazan şey şuydu; Hayat Kurtaran Şeyler Dükkanı

 Çocukluğumun yerle bir edildiğini hissedip bu acıya tahammül edebilmeye başladıktan sonra içeri girdim. Dükkan eskisi gibi küçücüktü ama raflardaki ürünler çok daha farklıydı. Sahibi de farklıydı. Benim oyuncakçımdan daha genç bir adam duruyordu karşımda. Ben daha neler olduğunu soramadan elime bir katalog tıkıştırdı. Öğrenmeye ihtiyacım olan her şeyin orada yazdığını anladım. Gelin o ürünleri birlikte inceleyelim. Size katalogta yazanın aynısını değil, kendi yorumumu aktaracağım. 

 Hayat Kurtaran Şeyler Dükkanı 
....................................................

 Rüya Unutturucu: Eh işte, aklın yolu bir. Şurup gibi bir şey. Unutmak istediğiniz rüyayı unutmanızı sağlıyor, adından da anlaşılacağı gibi. Bu şurubu içmeden bir gece önce dokuz saat uyumanız gerekiyor. İçtikten sonraki gece de dokuz saat uyuduktan sonra zihniniz dengeleniyor ve sizi rahatsız eden o rüyayı unutmuş oluyorsunuz. Pek de pahalı bir şey değildi. 

 Dengeleyici: İlk gördüğümde spreye benzetmiştim ama tam olarak nasıl çalıştığını bilmiyorum. Hayatınızı dengelemenizi sağlıyor. Nasıl mı? Mesela çok yalnızsınız, birinin ilgisine ve şefkatine ihtiyacınız var. Dengeleyiciyi kullandınız. Yalnızlık seviyeniz düşerken etrafınızdakilerin size olan ilgisi artıyor. Böylelikle ikisi de eşit bir duruma geliyor. Ya da ilgiden bıkmış bir halde kullandınız diyelim. Yalnızlığınızı arttırıp biraz da olsa nefes almanızı sağlıyor. 

 Duygusuzluk Maskesi: Sanırım içlerinde en çok bunu seviyorum. İçinden bir sürü kablo geçen mekanik bir maske. Taktığınızda hiçbir şey hissetmiyorsunuz. Diyelim ki bu maske kafanızdayken terk edilmek gibi duygusal bir acı yaşadınız ya da kafanızı bir yere çarptınız. Duygusal ya da fiziksel acı farkı gözetmeksizin, bu maske duyguların kalpten akla gitmesini engelliyor ve onları depoluyor. Böylelikle mutluluk da hüzün de sizden uzak oluyor. Maalesef bu maskenin kötü bir yanı var. Acının depolandığını söylemiştim. Maskeyi çıkardığınızda depolanan bütün acıları "bir anda" hissediyorsanız. Beş yıl boyunca maskeyi taktığınızı düşünün. Çıkarmaya dayanabilir misiniz?   

 Def Edici: Kurtulamadığınız bir sevgiliniz varsa anında onun düşüncelerini etkileyen bir toz. Yemeğe katılıyor ve sevgilinizin kanına karıştığında sizden ayrılmak istiyor. Hakkında çok konuşmaya gerek yok, aptallar için olduğunu düşünüyorum. 

 Uzaklık Kapatıcı: Bu şurubu, rüya unutturucunun tersi olarak düşünebilirsiniz. Uzaktan ilişki yaşayanlar için birebir. İçiyorsunuz ve rüyanızda görmek istediğiniz kişiyi görüyorsunuz. Gördüğünüz rüyada "lucid", yani rüyayı kontrol edebilme şansına otomatik olarak sahip oluyorsunuz. Yani sevdiğiniz kişiyle rüyanızda istediğinizi yapabilirsiniz. 

 İİT Silahı: Niye böyle bir adı olduğunu ben de merak ediyorum. Oyuncak tabanca şeklinde ama oldukça da masum görünüyor. Kafanıza sıkıyorsunuz, korkmayın içinde kurşun yok. Sıktığınız anda şizofren moduna geçiyorsunuz sanırım. Etrafınızda sizinle aynı dertten acı çeken insanlar beliriveriyor. Onlarla konuşup dertleşebiliyorsunuz. Üç saat sonra etkisi geçiyormuş. İşin ilginç tarafı, gördüğünüz insanların da aslında silahı o anda kullanan kişiler olması.

 Bu kadarı, dükkanda genel olarak ne tür şeylerin satıldığını anlamanıza yeter sanırım. Son olarak bahsetmek istediğim başka bir ürün var. Dükkanda satılmıyor, katalogta da göremezsiniz. Dükkan sahibine "oyuncakçı" hikayemi anlattıktan sonra beni çok samimi bulduğunu söyledi ve o üründen bahsetti. Öyle bir şeyi satmak da mümkün olmazdı herhalde. Bahsettiğim şey, bir tür zehir. Adamın dediğine göre, haşhaşla zerdeçalın karışımına daha tehlikeli şeyler eklenerek elde edilen bir zehir. İçtiğinizde ölmeden önce derin bir uykuya dalıyorsunuz. Rüyaların aslında beş altı saniye kadar kısa bir sürede olup bittiğini söylerler ya hani, bu sefer gördüğünüz rüya çok daha uzun. Rüyanızda en büyük hayalinizin gerçekleştiğini görüyor, son nefesinizi öyle veriyorsunuz. 




27 Ocak 2016 Çarşamba

8 Ağustos 2013



 Bu maalesef kısa bir yazı olacak. Denemeleri aynı zamanda rahatlamak için yazdığımı söylemiştim. Bunu acilen aldığım bir ağrı kesici olarak düşünün lütfen. Bana neden yazdıklarımı paylaştığımı soranlar olmuştu. Burada özel şeyler yazıyorsam, insanların görmemesi daha uygun olur tabii ki. Paylaşmamın ilk sebebi, artık "İnsanlar ne der?" diye düşünmek istememem. İkinci sebebi ise öz güvenimi arttırmak. Kendime karşı değişik bir strateji uyguluyorum. Normalde karşımda olsanız bu kadar özel şeyleri size anlatmaya utanırdım. Fakat denemeleri açık bir şekilde paylaşıyorum ki zorla kendimi sahneye çıkararak öz güvenimi bu acımasız yolla arttırmaya çalışıyorum. Yazacağım şeyleri genelde bir kurguya ya da -kendimce- felsefi bir temele oturtmaya çalışıyorum ama bu sefer öyle bir şey yapacak halim yok. Bazen büyüden ve fantastik dünyadan sıyrılıp gerçekçi yazmak gerekiyor. Önceden olsa buna karşı çıkar, "Tek bir türde yazılmalı." gibi bir şeyler saçmalardım. Önceki halinizden mi memnunsunuz yoksa şimdikinden mi? Bunu söyleyeceğim aklıma gelmezdi ama ben önceki halimi tercih ederdim. 

 Geri dönmek istediğiniz bir gün falan oldu mu hiç? Normalde benden beklenen şey, bu soruyu "Hangi güne gitmek isterdiniz?" şeklinde sorup tarihten örnekler vermek olurdu. O zamanlara dönemeyeceğimizi bildiğimiz halde üzerinde konuşmanın bir anlamı var mı peki? Bence var. Durum değerlendirmesi yapmak yol haritası çizmeye yardımcı oluyor. Şimdi sizinle iki buçuk üç yıl öncenin bir değerlendirmesini yapacağız. 

 Bazı sorunlar vardır, küçücük bir dokunuşla kökünden çözeceğinizi bilirsiniz ama o "küçücük dokunuşu" yapmanız gereken yere ulaşmak çok zordur. Eğer benim dönmek istediğim günden bahsedecek olursak zor değil, imkansız. Evet, 8 Ağustos 2013'ten bahsediyorum. O yılki Ramazan bayramının ilk günü. Hiç yapmayacağım türden cesurca bir davranış sergilemiştim o gün; Şehrin karşı tarafına ilk defa tek başıma geçtim. (Benim yaşadığım yerde bu, kıta değiştirmek anlamına geliyor.) 

 Böyle bir şeyi yapacağımı o ana kadar gerçekten tahmin etmezdim. Kadınların lafı ne kadar cesaretlendirici olabiliyor, öyle değil mi? Her neyse, o gün oraya gittim. Gerçekten umutsuz bir dönemdeydim. Yaz tatilindeydik ve ben tatilden sonrasına "karanlık günler" olarak bakıyordum. Hayatımın hiçbir döneminde o kadar umutsuz olmamıştım herhalde. Size "O gün yaptığım bir şeyi geri almak istiyorum." demeyeceğim zira yaptığım şeyden değil, yapmadığım şeyden pişmanlık duyuyorum. Tabii ki bunun ne olduğunu anlatmayacağım, önemi yok ama neden pişmanlık duyuyorum, biliyor musunuz? Yapsaydım, şu an bu halde olmazdım. Bunları yazıyor bile olmazdım hatta. (Bu blogta çok fazla "Böyle olsaydı bunları yazıyor olmazdım." dediğimin farkındayım ama ihtimaller gerçekten çok fazla, sadece bana uğramıyor.) 

 Yapsaydım, kişiliğimden ödün vermiş olacaktım. En kötüsü de bu, biliyor musunuz? Hem değişmekten hem de değişmemekten korkmak. Bir süre spor salonuna gittim ama çevremdekilerin beni ikna etmesi o kadar zor olmuştu ki... "Vücudum değişirse kişiliğimin de değişmesinden korkuyorum." deyip duruyordum onlara. Sizce bu saçma mı? Yapsaydım, bu denemelerimde eleştirdiğim insanlardan bir farkım kalmayacaktı ama tekrar söylüyorum, bu halde olmayacaktım. Fedakarlığın hangi türü daha iyidir? Gelecekte gireceğiniz kötü dönemden kendinizi kurtarmak için asla yapmayacağınız bir şeyi yapmak mı yoksa böyle bir bunalıma gireceğinizden haberiniz bile yokken kişiliğinizin emrettiği gibi davranmak mı? (İkinci ihtimal fedakarlık olmuyor sanırım.) 






   

26 Ocak 2016 Salı

Ölümlü Olma Kursu


 Evliya Çelebi'nin Seyahatname'sini duymuşsunuzdur. Hani Erzurum'un soğuğunu anlatmak için "Kedi damdan dama atlarken donar." dediği Seyahatname. Kendisinin diyar diyar gezip gördüklerini yazmaya başlamaya vesile olan olayı biliyor musunuz? Kısaca anlatayım; Evliya Çelebi, rüyasında bir camide olduğunu görür. Cemaat, birazdan içeriye Hz. Muhammed'in gireceğini konuşur ve içlerinden biri Evliya Çelebi'ye "Geldiğinde sen de ondan şefaat dile." der. Az sonra içeriye peygamber girer ve Hz. Muhammed'in imamlığında sabah namazını kılarlar. Namaz bittiğinde Evliya Çelebi, peygamberin yanına gider. Amacı ondan şefaat dilemektir fakat onu görünce o kadar heyecanlanır ki dili sürçer ve "Şefaat ya Resulullah!" diyeceğine yanlışlıkla "Seyahat ya Resulullah!" der. Evliya Çelebi'nin dileği kabul olur ve böylelikle diyar diyar gezmeye başlar.

 Ben de bir rüya gördüm, aylar önce görüp sorunu çözmem gereken bir rüyaydı. Zamansız gördüğünüz şeyler gününüzü mahvedebiliyor. Sadakat ölçü birimi gibi bir de "rüya unutturucu" falan mı yapmak lazım, ne dersiniz?

 Bazı anlar vardır, "Keşke dileğim kabul olmasaydı." deriz. O dönemlerden birini yaşıyorum. Keşke o kadar umut ve dua etmeseydim, belki de gerçekleşmemesi daha iyi olurdu. Bir zamanlar gerçekleşmesi için kendinizi parçalamanız, sonra da aynı şeyin aslında bir rüya olmasını istemeniz kadar acı verici bir şey var mı? Belki de dua sistemi sandığımızdan çok daha farklı çalışıyordur. 

 İşin "dua" kısmını bir kenara bırakalım, biz "seyahat" kısmıyla ilgileneceğiz. Gittiğim  şehirlerin sayısı en fazla ondur. Belki daha az. İnsanların seyahat etmekten aldığı zevki alamıyorum çünkü bir yerlere bir mekanı görmek için değil, birini görmek için gitmeyi seviyorum. İnsanlar olmadan şehirlerin ne anlamı var? Zaten bu yazıyı da Ankara'dan öteye geçmediğimi anlatmak için yazmıyorum. Size bir arkadaşımdan bahsedeceğim. Ailesi çok zengindir. (Gerçekten çok zengin.) Öyle biriyle ancak üniversite gibi öğrencilerin farklı şehirlere gittiği ortamda tanışabilirdim zaten. Kendisi bana yeni döndüğü bir dünya seyahatinden bahsetti; gizli dünya seyahati. O paraya yakın gelecekte sahip olamayacağımı düşündüğüm için fiyatını ya da bu seyahati hangi şirketin ayarladığını falan sormadım ama gerçekten çok para lazım olduğunu bilmenizi isterim. 

 Nedir bu "gizli dünya seyahati?" Bütün dünyanın sadece gizli yerlerini dolaşıyorsunuz. Yani çok az insanın bildiği, medyanın hakkında yayın yapmasının yasak olduğu ve muhtemelen duyunca çoğu insanın inanmayacağı yerler. Anadolu'nun kıyıda köşede kalmış kurt adam köyleri, Endonezya'nın ormanlarındaki konuşabilen maymunlar, Japonya'nın adını hiç duymadığımız adalarındaki insana dönüşebilen tilkilerin yaşadığı köyler, İrlanda'da damarlarında kan yerine viski akan insanlar... Bunlara inanmak yeterince zor ama daha da ilgincini söyleyeceğim; ölümsüz insanlar. Evet, nerede olduklarını söyleyemem çünkü ben de öğrenemedim. Aslında öğrenmek istemedim. Bunun sebebini birazdan söyleyeceğim. 

 "Ölümsüz insanlar" lafını duyduğumda benim aklıma ilkel bir halk gelmişti. O kadar ilkeller ki yedikleri her şey sağlıklı ve ölmüyorlar sanmıştım. Algıda seçicilik mi diyoruz buna? Bu insanlar bizim gibi yaşıyormuş. Yaklaşık 15 milyon nüfuslu şehirlerinde her gün sabah kalkıp işe gidiyorlar, bizim uğraştığımız şeylerle uğraşıyorlar ve tabii ki ölmüyorlar. Zengin arkadaşım, ölümsüzler şehrinin Türkiye'ye çok uzak olduğunu söyledi ama içlerinden biri, Yıldırım Bayezid ile Timur'un çarpıştığı Ankara Savaşı'na tanıklık ettiğini bile anlatmış. (Bu kadarına ben de pek inanamadım ama neyse.) 

 Sınıftan bir arkadaşım bana ölümden çok korktuğumu söylemişti. Bunu nereden anladığını sorduğumda ise "Konuşmalarından anlaşılıyor." diye cevap verdi. O an bu bana anlamsız gelmişti ama artık anlayabiliyorum. Yapmak istediklerimi yapamadan ölmekten çok korkuyor olabilirim. Kim korkmaz ki?

 Ölümsüz insanların huzur ve mutluluk içinde yaşadığını düşünebilirsiniz fakat durum hiç de öyle değilmiş. Kıyamet anına kadar yaşayacak olmaları onları öyle boğuyor, öyle sıkıyormuş ki fani olabilmek için şehrin dört bir yanında kurslar açmışlar; ölümlü olma kursu. Arkadaşıma, bu insanların ölümsüz olmaktan neden korktuklarını sormadım çünkü ben, ileride yazdığım şeylerin yüzyıllar sonra bile kalmasını isteyen biriyim. Eğer olur da ölümsüz olmanın neden iyi bir şey olmadığını öğrenirsem, hayattaki amacımı kaybederim. Bir iki sene daha amaçsız bir şekilde dolaşmak istemiyorum. Siz de korkuyor musunuz amacınızı kaybetmekten?

 Bu kurs gerçekten çok ilginç. Ölümlü olmak isteyen insanlara çeşitli şeyler uyguluyorlarmış. Mesela bizim sonu iyi bitmeyen aşk hikayelerimizi anlatıyorlar, hatta onları bir ölümlüye aşık etmek için uğraşıyorlarmış. Öğrenciler, "ailesini kaybetmiş bir ölümlü" rolüne girip kurs süresi boyunca anne babalarıyla görüşmüyormuş. Asıl soru; Bir ölümlüye dönüştüklerini nasıl anlıyorlar? Bu kursu başarıyla bitirmiş olmanın göstergesi, ölümsüzlerin kalplerine ölüm korkusunun düşmesiymiş. Ancak bir faninin ölümden korktuğunu söylüyorlarmış.

 Benim o kursa gitmemin tabii hiçbir anlamı olmaz ama açılmasını çok istediğim bir kurs var. Kendimi masum ve erdemli olarak görürdüm. Sonradan bunların aslında saflık olduğunu fark ettim. (İyi, temiz anlamındaki saf değil. "Kör" anlamındaki saf.) "Saflığı bozma kursu" açacak biri var mı acaba?   


24 Ocak 2016 Pazar

Sadakat Ölçü Birimi


Montaigne'in Denemeler'ini duydunuz mu hiç? Türkçe dersinde muhtemelen duymuşsunuzdur. Liseden beri bir yerlerden duyuyor olmama rağmen ancak geçtiğimiz yaz okuyabildim. Zamanında Denemeler hakkında yorum yapan ünlü biri -adını unuttum- "Montaigne'in fikirleri yanlış ama çok güzel." demiş. Ben de bunu amaçlıyorum. Söylediklerimin doğru olması değil, güzel olması ve düşünmeye sevk etmesi önemli benim için. Artık başlayabiliriz.

 Matematiği hiç sevmedim, sevemedim. Sayıların, hatta bu da yetmiyormuş gibi harflerin bir araya gelip karışık bir denklem oluşturması ya da çeşitli şekillerin açılarını hesaplamak ilgi çekmedi. Bana o kadar uzak bir dünyaydı ki matematik, anlamamakta direndim ve sonuç olarak düz lise okudum. (Bu durumdan şikayetçi değilim gerçi.) Sevmediğiniz bir şeyi isteseniz de anlayamıyorsunuz. Bu özellikle üzgün olanlar için geçerli. Onlara dertlerini unutup hayatın devam ettiğini, dünyanın güzelliklerle dolu olduğunu söylemeniz boşa kürek çekmektir. Matematik o kadar da korkulacak bir şey olmayabilir mi acaba? Yok, sanmıyorum. 

 İlkokulda matematik dersinde tahtaya çıkmıştım. Hiçbir suçum yokken öğretmenimden tokat yedim. Belki de o gün benim için matematik açısından bir dönüm noktası olmuştur. O olaydan sonra eğitim-öğretim hayatım boyunca sevdiğim iki ders oldu; İngilizce ve tarih. (Türkçeyi severim ama ders olarak pek hoşuma gitmiyordu o yıllarda.) İngilizce dersinde iyi olmanın bir zamanlar bana "cool" bir hava kattığını düşünüyorum. (Evet, "bir zamanlar.") Sınıfta o dilden az çok anlayan tek siz olduğunuzda herkes bir şeyler sormaya geliyor ya da arkadaşlarınızla oyun oynarken "Kanka şimdi bu karakter burada ne dedi?" sorularına havalı bir şekilde cevap verebiliyordunuz. Tarih ise kimsenin ilgisini çekmiyor. Gördüğüm çoğu insan bilim kurguya ilgi duyarken tarihi kurguya pek bakmıyor. Bunun sebebini, geleceğin belirsiz olmasına bağlıyorum. İnsanlar, belirsizlik üzerine istedikleri kadar hayal kurabiliyor. O hayallerin gerçekleşme ihtimali var sonuçta. Fakat geçmiş apayrı bir şey. Üzerine hayal kuramazsınız, hiçbir şeyi değiştiremezsiniz. Peki ben neden geçmişi daha çok seviyorum? Çünkü tarih konusunda her şeyi bilmeniz mümkünken geleceği asla bilemezsiniz. Yani bilgi, geçmişte saklıdır. Bilginin peşinden koşmak, umut etmekten daha anlamlı geliyor bana. Tarihin insanların ilgisini tam olarak anladığım zaman, bir konuda tartıştığım birinin bana "Kızlar, III. Mehmet'in on dokuz kardeşini öldürmesiyle niye ilgilensin oğlum? Başka şeyler anlat onlara." dediği an olmuştu. On dokuz kardeşin katledilmesinin ilginizi çekmediğini söylemeyin lütfen.

 Tekrar matematiğe dönecek olursak, beni o derslerde sıkıntıdan bayılma noktasına getirecek derecede kafamın basmadığı "ölçü birimleri" konusuydu. Santimetre, milimetre, kilometre vs. vs. İlgimi çekmedi, yapamadım, hala yapıyorum. Peki bunun şimdi bir önemi var mı? Hayır. Bizim burada uğraşacağımız şey, şükürler olsun ki matematiğin alanına girmiyor. Size matematikle uğraşmak zorunda kalmadan hesaplayabileceğiniz bir ölçü biriminden bahsedeceğim; sadakat.

 Söylediğimi süzgecinizden geçirdikten sonra saçma olmadığına kanaat getirip hala bu yazıyı okumaya devam ediyorsanız aklınıza takılan soru şu olmuştur; "Sadakat hangi aletle ölçülür?" Zaman yolculuğu deyince aklınıza hep bilim kurgu geliyordur muhtemelen. Ben bu "yolculuğa" tamamen fantastik, hatta doğal bir olay olarak bakıyorum. Önceden kendi kendime hikayeler, kurgular yazarken zaman yolculuğu yapan bir karakter oluşturmuştum. O kurgudaki felsefe, insanoğlunun zamanda seyahat edebilmesi için bir makineye ihtiyaç duymamasıydı. Zamanda oradan oraya gitmek insanın içinde zaten vardı. Sadakati ölçmek de böyle bir şey. Herhangi bir alete ihtiyacımız yok, insanoğlu olmamız yeterli. Bu da pek zorlanmayacağımız anlamına geliyor. (Bir kısım hariç.)

 Sayılarla aram iyi olmasa bile ne yazık ki sadakati ölçerken de derecelendirme yapmak zorundaydım. Öncelikle birimimizin adı "sad". Evet, sadakat kelimesinden alınan "sad". İngilizcedeki sadakat anlamına gelen "loyalty" kelimesini alarak bu birimin adını "loy" falan da yapabilirdim ama evrenselliğin İngilizceyle sınırlanmaması gerektiğini düşünüyorum.  Bu ölçü biriminde altı farklı sayı bulunuyor; 5, 4, 3, 2, 1 ve en son söyleyeceğim bir seviye daha var. İfade ediliş şekli ise "5 sad", "3 sad" şeklinde. Şimdi, bu derecelerin ne anlama geldiğini hep birlikte bakalım;

 5 sad: Bu derecede olan kişi ya sevgiliniz ya da dostunuzdur. Başka kimse bu noktaya kadar gelmez, gelmek istemez. Eğer o kişi bir sevgiliyse, muhtemelen sizden başka hiçbir karşı cinsle konuşmuyordur. Söz konusu kişi bir dostsa, sizinle konuştuğu kadar başka kimsenin sohbetinden zevk almadığını bilin. Size sonuna kadar bağlıdır. Siz olmadan yaşamaya devam edemeyeceğini bile düşünüyor olabilir. Bu iyi mi yoksa kötü mü siz karar verin. Memnun olur muydunuz bu seviyede birinden?

 4 sad: Gerçekten "sadık" diyebileceğimiz yakınımızdır. Evet, yine bir sevgili ya da dost olabilir. Bağlılığı körlük derecesinde değildir, yani arada sizden ayrı şeyler yapmak da isteyebilir fakat asla sizi satmaz. Önemli bir işe girileceğinde kendi çıkarıyla beraber sizinkini de düşünür. Sağlam bir eş/arkadaştır.

 3 sad: Sadık olduklarını söyleyebilsek de onlar için "bağlı" demek yanlış olur. Sizden ayrı bir birey olduğunun farkındadır ve o şekilde hareket eder. Zamanının çoğunu sizinle beraber geçirmez ama sık sık sizi anımsar, başkalarına sizden bahseder. Psikolojik destekleri çok büyük olabilir. Bu derecedeki birini kaybetmek istemezsiniz.

 2 sad: Eğer bu seviyedeki biri sevgilinizse, gözünüzü açık tutmanızda fayda var. Arkadaşınızsa, çok yakınınızda tutmanızı tavsiye etmem. Onlara "potansiyel hain" demek hakaret olur ama sağlam bir sebepleri olursa sizi bırakabilirler. Etrafımızdaki çoğu insanın bu derecede olduğunu düşünüyorum. "Yeni tanışılan" kişi tarifine çok uyuyor.

 1 sad: Çanlar kimin için çalıyor? Tabii ki sizin için. Eğer duymamakta ısrar ediyorsanız, sonradan pişman olma ihtimaliniz çok yüksek. O kişiyi acilen yanınızdan uzaklaştırın. Sizden kopmaya pek de niyetli değilse, mutlaka başka bir niyeti vardır. Belki ben bu derecedeki biriyle konuşmayı aniden kesmeye korkardım ama yeteri kadar cesursanız mutlaka yapın.

 -0 sad: Evet, yanlış okumadınız. "Eksi sıfır sad". Matematiği katlettiğimi ya da bugüne kadar kurulan bütün sayı sistemlerini bir çırpıda hiçe sayıp cahil cesaretiyle bunları yazdığımı düşünebilirsiniz. Ben de öyle düşünüyorum ama burada matematikle işimiz olmadığını söylemiştim. "Artist gibi -0 yazacağına, bu dereceye direkt olarak 0 adını verebilirdin." diyenler olacaktır. Böyle düşünen kişilere söyleyebileceğim tek bir şey var; 0 sadakat diye bir şey olamaz. Bir kişi size ya sadıktır ya da değildir. Bu "sadık değildir" kısmını, "sizi satar" olarak algılamayın lütfen. Size duygusal olarak bağlı değildir demek istiyorum. -0 ise sadık olmamanın çok daha aşağısında bir derece. Bu derecedeki bir insan hayalet gibidir. Dikkatli olmanızı söylemem fayda etmez. Neden mi?

 Bu ölçü sistemi, gördüğünüz gibi çok basit. 5'ten 1'e kadar numaralandırılmış insan tiplerinden oluşuyor ve siz etrafınızdakilere bakarak onlara bir numara atıyorsunuz. Bu kadar kolay bir ölçme yöntemini başka bir yerde görebileceğinizi sanmıyorum. Fakat bu sistemin bir dezavantajı var. (Ya da bir kusuru var mı demeliydim emin değilim.) 5'ten 1'e kadar olan seviyeleri fark etmeniz çok kolay. İşte sistemin kusuru da bu noktadan sonra görülüyor. -0 derecesinde olan birini sadece ihanete uğradığınızda anlarsınız.