En son lisedeyken deneme yazmıştım. Son yazdığım denemenin adı neydi? Hatırlamıyorum. Kayıtlardan bakabilirdim ama hatırlamak istemiyorum çünkü deneme yazmaktan utanıyorum. Evet, bu yazı da beni ileride utandıracak. Genellemek ne kadar doğru bilmiyorum ama yine de şu lafı söylemeden duramayacağım; Deneme yazıyorsanız, bir şeyler ters gidiyor demektir. Benim de bir türlü yoluna sokamadığım, ters gitmekte ısrar eden bir sorunum var. Beni uzun zamandır bir şeyler paylaşmadığım bloguma geri dönme noktasına getirecek kadar büyük bir sorun. Birileriyle konuşarak ya da kendimi oyunlara vererek halledemiyorum. Eve olabildiğince geç gitmek de işe yaramadı. Odama girdiğim gibi yelek gibi üzerime giyiyorum sorunu. Lisedeyken pek de fazla okurumun olmadığı bu bloga neden döndüm? Fantastik bir dünya oluşturmak istiyorum. Çünkü içinde bulunduğum dünyadan utanıyorum. Alakasız olacak ama size bir şey sormak istiyorum. Bir hain mi daha pisliktir yoksa bir sapık mı? Hangisi daha erdemlidir?
Yazdığın şeye adını, yazı bitince verme gibi bir durum var. Bu bir kural mı yoksa gelenek mi bilmiyorum ama ben hiç uygulamadım. İlk denememden itibaren önce denemenin adını buldum, ondan sonra üzerine bir şeyler yazmaya başladım. Bu sefer de öyle oldu ama ufak bir farkla. "Fantastik Sırlar" adı, yazmak istediğim ama yarısında tıkandığım bir hikayenin adıydı. Sonradan pek de hoşuma gitmeyen bir dünya oluşturmuştum. Her insanın, kimseye söylemek istemediği bir fantastik sırrı vardı. Kimisi görünmez olabiliyor, kimisi ise sırtından ahtapot gibi dokunaçlar çıkarabiliyordu. Öyle bir dünyaydı ki bu, insanlar birileriyle ilişki kurmaya çok korkuyordu. Çünkü sırlarını bir yabancı öğrendiğinde, bu onlar için bir felaket oluyordu. İnsanların bu "garip" özelliklerine "fantastik sırlar" adını vermiştim. Ana karakterin fantastik sırrının ne olduğunu mu merak ettiniz? Özür dilerim, yazının sonuna kadar beklemek zorundasınız.
İlk yazılarımı hatırlıyorum da... Çok daha cesurdum. Yıllar geçtikçe korkumun arttığını görebiliyorum. İnsanların diyeceklerini umursamadan istediğim her şeyi yazıyor, hatta -birazcık üstü kapalı da olsa- sinir olduğum kişilere/durumlara sövüyordum. Ne oldu da bu kadar korkmaya başladım? Bilemiyorum. Belki de karşılaştığım, yakınlaştığım insanlar beni bu hale getirdi. Bu hepimiz için geçerli olabilir. Her ilişki cesaretinizi kırar. En son elinizde kalan neyse, onunla devam edersiniz. Tabii bir şey kalıyorsa.
Biliyor musunuz? Müzikten nefret ederim. Etrafımdaki insanlar bunu öğrendiğinde bana tuhaf bir şekilde bakıyor. Bunu normal karşılayan sadece bir kişiyi gördüm. Neyse. Müzik sevmememe rağmen deneme yazarken bir şarkı açardım. (Genellikle Türkçe bir şarkı olurdu.) Türkçe şarkılar, beni melankolik bir moda sokuyor. Daha doğrusu, zaten melankolik olmama rağmen bu ruh halim iyice koyulaşıyordu. Bazı günlerde sırf yazmak için şarkı açıp efkarlanmayı denediğim de olmuştu. Yazmanın laneti bu galiba. Önce siz yazmak için uğraşırsınız, sonra yazmak, sizi kendisi için uğraştırır. Durduramıyorum kendimi, keşke durdurabilseydim.
Bu blogta deneme yazmanın bana hiç yararı olmadı mı? Oldu. Bir süre sonra anlatmak istediğimi denemeyle değil, hikayelerle iletmeye başlamıştım. Öyle çok daha rahat hissediyordum çünkü sorununuz ne olursa olsun, kimsenin arkasındaki asıl anlamı anlamayacağı türden karakterlere, olaylara ve mekanlara dertlerinizi yükleyebiliyorsunuz. Kimseye hesap vermek zorunda da kalmıyorsunuz. İnsanlar, her fikrin dinlenmesi gerektiğini söyler ama eve döndüklerinde hayat felsefelerine karşı olan bir fikre sövüp sayarlar. İnsanlar, dış görünüşün hiçbir önemi olduğunu söyler ama dışarı çıktıklarında giyimine, kilosuna, yürüyüşüne laf etmediği kimse kalmaz. En kötüsü de ne biliyor musunuz? "Hep böyle kal." diyen kişi, bir gün sizi "böyle" kaldığınız için kandırır. Bakın, görüyor musunuz korktuğum için "kandırır" dedim. Korkacak bir şeyiniz kalmadığında, hiçbir şeyiniz kalmadığı için korkmaya başlarsınız.
Yıllar önce, yazacağım deneme için günlerce düşünürdüm. Önce adını belirler, o konu hakkında neler yazabileceğim konusunda kafa patlatıp dururdum. O kadar zevkliydi ki... Okulda olan onca saçma sapan şeyleri umursamamanın eğlenceli bir yoluydu bu. Şimdi ise bu sayfayı açar açmaz aklıma gelen şeyleri yazıyorum. Önceden bir isim belirlemedim, plan yapmadım. Sizce bu olması gereken midir yoksa büyük bir hata mıdır? Nasıl olsa, yaptığınız planlar bozulmuyor mu? Olsun, yine de plan yapmaya devam edeceğim. Çoğu insan bana "Planlamadan yaşa, anın tadını çıkar." falan diyor. Hani birbirimizi olduğumuz gibi kabul ediyorduk? Ben plan yapmadan yaşayamıyorum. Gelecek hakkında düşünmüyorsanız kafanız bomboş demektir. (Cesaretlenmeye mi başladım ne?)
Belki bu konudan bahsetmemden sıkılacaksınız ama anlatmak zorundayım. Bu blogu onuncu sınıfın yazının son günlerinde açmıştım. Kaç yazı yazdığımı hatırlamıyorum. Dediğim gibi, çoğundan -hatta hepsinden diyebiliriz- utanıyorum. On birinci sınıfın ortalarına doğru yazmayı bırakmıştım. Bırakmıştım çünkü mutlu olduğum bir şey olmuştu. Gerçekten mutluysanız yazmaya ihtiyacınız kalmıyor. Beni mutlu eden şey sadece dört gün sürmüştü. İnanabiliyor musunuz? En uzun süren mutluluğunuz kaç gündü? Umarım aylarca, hatta yıllarca sürmüştür. Biz devam edelim; Bir süre ne yapacağımı bilememiştim. Yazmaya geri dönmek istiyordum ama bir yandan da kötü hissediyordum. Bu blogu, ufacık bir mutluluğa "satmıştım".
Aradan aylar geçti, on ikinci sınıfa başladım ve bir dönemin büyük bir bölümünü hiçbir şey yazmadan geçirmiştim. Zaten üniversite sınavı telaşından pek bir şey yazacak haliniz kalmıyor. On ikinci sınıftayken yılın son günüydü. Haftalardır bir şeyler yazmayı düşünüyordum. Yazmasam delirecektim. Ertesi gün olmuştu. 1 Ocak. Önce yazacağım yazıya bir isim arıyordum. Çok düşündüm ve sonra fark ettim ki ilham bulmak için o günün tarihine bakmam yeterliydi. Uzun zaman sonra yazdığım ilk denemenin tarihi 1 Ocak'tı ve adını Dünyanın İlk Günü koymuştum. (Aynı zamanda bir kitap adıdır.) O günden sonra o kavram hakkında düşünmeye başladım. Dünyanın ilk günü ne anlama geliyordu? O günde neler olduğunu bilebilir miydi insanlar? Doğal olarak tarihi bir kaydı olmadığı için herhangi bir şey öğrenmemiz mümkün değildi ama ben kendimce bir anlam yüklemiştim o güne. Dünyanın ilk günü. Henüz daha yeni yaratılmış bir gezegen. Hiçbir üzüntünün, pişmanlığın, iyinin ya da kötünün, kısacası "çatışmanın" olmadığı bir gündü. Zaman yolculuğu yapabilseydim o güne gitmek isterdim.
Blogumun temasını değiştirmem gerektiğini, bu halde insanın gözünü çok yorduğunu söyleyenler olmuştu. Gözünüze verdiğim rahatsızlık için özür dilerim ama yazdıklarıma ve kendi ruh halime uygun başka bir tema bulamadım. Ben ne anlatmak istiyorsam, bu blogta onu görüyorsunuz. İçim dışım bir. Önemli olan da bu değil mi zaten? Keşke kadınlar yokmuş gibi davranabilseydim. Keşke bedel ödetecek gücüm olsaydı.
Siz de benim gibi "fantastik" bir dünyada yaşamak ister miydiniz? Dev ağaçların, ejderhaların, insana dönüşebilen hayvanların, büyücülerin olduğu bir dünyayı gerçekten isterdim. Çocukça mı? Bilmiyorum. Ben bunları çocukça görmüyorum. Belki de aslında var olmayan şeyler, gerçekte olan şeylerden çok daha olgundur. Çünkü her gün gördüğümüz insanlar, rezil şeyler yapıp gözümüzde küçülüp duruyor. Peki fantastik ögeler öyle mi? Hayır. Onları göremiyoruz, sadece hayal ediyoruz. Küçük düşmüyorlar, ihanet etmiyorlar. Ölmüyorlar. Hikaye de olsa, deneme de olsa yazdıklarımda aşktan bahsetmekten nefret ederim ama sadece şunu söyleyeceğim; Aşkın gelip geçici olduğunu söyleyenlerin aptal olduğunu düşünüyorum. Siz sonsuza kadar korumayı beceremiyorsanız, o duygunun ne suçu var? İşte tam da bu yüzden "sıkılmak" kelimesi en büyük korkularımdan biridir. Bir insandan "Sıkıldım." lafını duyduğum an elim ayağım titremeye başlıyor, ne yapacağımı bilemiyorum, korkuyorum. Bence bu kötülüğü yakınlarınıza yapmayın. Bir insana, ondan sıkıldığını söylemek kadar kırıcı olan çok az şey vardır. Bir de "Ne diyeyim" lafı beni çileden çıkarır. "Ne diyeyim" deme de ne dersen de!
Bazen nedense bilime karşı oluyorum. Biliyorum, böyle düşünmek haddim bile değil ama işe duygusal açıdan bakmadan edemiyorum. Keşke fotoğraflar olmasaydı, istemediğimiz kişileri görmeseydik. İsmini vermeyeceğim çok çok zengin bir adam da demiş ya "İnternet hiç var olmamalıydı." diye. Bilimle alakasız olacak ama keşke başkentler de olmasaydı. Küçükken yaşadığım şehirden nefret ederdim. Çok küçüktü ve istediğim hiçbir şeyi bulamıyordum. (Hâlâ küçük.) Sonra önce İstanbul'a sonra da Ankara'ya gittiğimde memleketimi sevmeye başladım. Şehirlerin masumiyete ihtiyacı olduğunu düşünüyorum ve masumiyet benim şehrimde fazlasıyla var. Oradaki insanları gördükçe büyük şehirlerden nefret etmeye başladım. Biraz abartı gibi gelecek ama o şehirlere gittiğimde yüksek binaların arasındayken ne yapacağımı şaşırıyorum, gerçekten korkuyorum. "Büyük şehirlerden nefret etme" durumum liseden beri var ve bu konu hakkında bir hikaye yazmıştım. En çok utandığım yazım da odur.
Supercalifragilisticexpialidocious diye bir kelime duydunuz mu hiç? İngilizcenin en uzun kelimesiymiş. Bu kelimeyi rahatlıkla söyleyebiliyorum, gerçekten. Belki de kendimi özel hissettiğim sayılı konulardan biri de budur. En son ne zaman özel hissettiniz kendinizi? Kim hissettirdi? Sanırım ben o anı hatırlamak istemiyorum. Galiba unutmak istediğimiz anları asla unutamayacağız. Çünkü unuttuğumuzu hatırladığımızda her şey mahvoluyor.
Gerçekten daha uzun yazmak istiyorum, yazdıkça rahatlıyormuşum gibi geliyor ama sanırım daha fazla uzatamayacağım. Umarım "planlayarak yazma" moduma geri dönerim. Aslında umarım bir daha deneme yazmak zorunda kalmam. (Ki kalacağım.) Size fantastik sırlardan bahsetmiştim. Ne tür bir fantastik sırrınız olmasını isterdiniz? Uçabilmek, ışınlanabilmek, rakibinizi tek yumrukta yıkabileceğiniz şiddette bir güç... Farkında değiliz ama hepimizin böyle bir sırrı var aslında. Özellikle hain, kişiliksiz ya da cahil insanlar... Bunlar "fantastik" bir durum değil midir sizce? Ben öyle olduğunu düşünüyorum. Çünkü kötülük barındıran her şeyde büyülü bir gizem var. Asla sebebini öğrenemiyorsunuz.
Size "Fantastik Sırlar" adında yarım bıraktığım hikayemin dünyasından bahsetmiştim. İnsanlar, sırlarını birbirinden saklıyor. Bir yabancının eline geçtiğinde size şantaj yapabilir. Emin olun, o dünyada fantastik sırrınızın bilinmesini hiç istemezsiniz. Peki ana karakterin sırrı ne? Yıllar sonra yazdığım ilk denememi bitirmek üzereyim. Gerçekten heyecanlıyım ve korkuyorum. Bu yazı bittikten sonra neler olacağını bilmiyorum. Aslında tahmin edebiliyorum, önce tarif edilemez bir rahatlık hissedeceğim ve bir süre sonra utanmaya başlayacağım. Yine bunlar olacak gibi geliyor ama vazgeçmek istemiyorum. Sanırım ilk yazıyı bitirmenin vakti geldi. Keşke "Fantastik Sırlar " adlı hikayeyi bitirebilseydim çünkü ana karakterin sırrı başkalarının fantastik sırlarını görebilmekti.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder