26 Ocak 2016 Salı

Ölümlü Olma Kursu


 Evliya Çelebi'nin Seyahatname'sini duymuşsunuzdur. Hani Erzurum'un soğuğunu anlatmak için "Kedi damdan dama atlarken donar." dediği Seyahatname. Kendisinin diyar diyar gezip gördüklerini yazmaya başlamaya vesile olan olayı biliyor musunuz? Kısaca anlatayım; Evliya Çelebi, rüyasında bir camide olduğunu görür. Cemaat, birazdan içeriye Hz. Muhammed'in gireceğini konuşur ve içlerinden biri Evliya Çelebi'ye "Geldiğinde sen de ondan şefaat dile." der. Az sonra içeriye peygamber girer ve Hz. Muhammed'in imamlığında sabah namazını kılarlar. Namaz bittiğinde Evliya Çelebi, peygamberin yanına gider. Amacı ondan şefaat dilemektir fakat onu görünce o kadar heyecanlanır ki dili sürçer ve "Şefaat ya Resulullah!" diyeceğine yanlışlıkla "Seyahat ya Resulullah!" der. Evliya Çelebi'nin dileği kabul olur ve böylelikle diyar diyar gezmeye başlar.

 Ben de bir rüya gördüm, aylar önce görüp sorunu çözmem gereken bir rüyaydı. Zamansız gördüğünüz şeyler gününüzü mahvedebiliyor. Sadakat ölçü birimi gibi bir de "rüya unutturucu" falan mı yapmak lazım, ne dersiniz?

 Bazı anlar vardır, "Keşke dileğim kabul olmasaydı." deriz. O dönemlerden birini yaşıyorum. Keşke o kadar umut ve dua etmeseydim, belki de gerçekleşmemesi daha iyi olurdu. Bir zamanlar gerçekleşmesi için kendinizi parçalamanız, sonra da aynı şeyin aslında bir rüya olmasını istemeniz kadar acı verici bir şey var mı? Belki de dua sistemi sandığımızdan çok daha farklı çalışıyordur. 

 İşin "dua" kısmını bir kenara bırakalım, biz "seyahat" kısmıyla ilgileneceğiz. Gittiğim  şehirlerin sayısı en fazla ondur. Belki daha az. İnsanların seyahat etmekten aldığı zevki alamıyorum çünkü bir yerlere bir mekanı görmek için değil, birini görmek için gitmeyi seviyorum. İnsanlar olmadan şehirlerin ne anlamı var? Zaten bu yazıyı da Ankara'dan öteye geçmediğimi anlatmak için yazmıyorum. Size bir arkadaşımdan bahsedeceğim. Ailesi çok zengindir. (Gerçekten çok zengin.) Öyle biriyle ancak üniversite gibi öğrencilerin farklı şehirlere gittiği ortamda tanışabilirdim zaten. Kendisi bana yeni döndüğü bir dünya seyahatinden bahsetti; gizli dünya seyahati. O paraya yakın gelecekte sahip olamayacağımı düşündüğüm için fiyatını ya da bu seyahati hangi şirketin ayarladığını falan sormadım ama gerçekten çok para lazım olduğunu bilmenizi isterim. 

 Nedir bu "gizli dünya seyahati?" Bütün dünyanın sadece gizli yerlerini dolaşıyorsunuz. Yani çok az insanın bildiği, medyanın hakkında yayın yapmasının yasak olduğu ve muhtemelen duyunca çoğu insanın inanmayacağı yerler. Anadolu'nun kıyıda köşede kalmış kurt adam köyleri, Endonezya'nın ormanlarındaki konuşabilen maymunlar, Japonya'nın adını hiç duymadığımız adalarındaki insana dönüşebilen tilkilerin yaşadığı köyler, İrlanda'da damarlarında kan yerine viski akan insanlar... Bunlara inanmak yeterince zor ama daha da ilgincini söyleyeceğim; ölümsüz insanlar. Evet, nerede olduklarını söyleyemem çünkü ben de öğrenemedim. Aslında öğrenmek istemedim. Bunun sebebini birazdan söyleyeceğim. 

 "Ölümsüz insanlar" lafını duyduğumda benim aklıma ilkel bir halk gelmişti. O kadar ilkeller ki yedikleri her şey sağlıklı ve ölmüyorlar sanmıştım. Algıda seçicilik mi diyoruz buna? Bu insanlar bizim gibi yaşıyormuş. Yaklaşık 15 milyon nüfuslu şehirlerinde her gün sabah kalkıp işe gidiyorlar, bizim uğraştığımız şeylerle uğraşıyorlar ve tabii ki ölmüyorlar. Zengin arkadaşım, ölümsüzler şehrinin Türkiye'ye çok uzak olduğunu söyledi ama içlerinden biri, Yıldırım Bayezid ile Timur'un çarpıştığı Ankara Savaşı'na tanıklık ettiğini bile anlatmış. (Bu kadarına ben de pek inanamadım ama neyse.) 

 Sınıftan bir arkadaşım bana ölümden çok korktuğumu söylemişti. Bunu nereden anladığını sorduğumda ise "Konuşmalarından anlaşılıyor." diye cevap verdi. O an bu bana anlamsız gelmişti ama artık anlayabiliyorum. Yapmak istediklerimi yapamadan ölmekten çok korkuyor olabilirim. Kim korkmaz ki?

 Ölümsüz insanların huzur ve mutluluk içinde yaşadığını düşünebilirsiniz fakat durum hiç de öyle değilmiş. Kıyamet anına kadar yaşayacak olmaları onları öyle boğuyor, öyle sıkıyormuş ki fani olabilmek için şehrin dört bir yanında kurslar açmışlar; ölümlü olma kursu. Arkadaşıma, bu insanların ölümsüz olmaktan neden korktuklarını sormadım çünkü ben, ileride yazdığım şeylerin yüzyıllar sonra bile kalmasını isteyen biriyim. Eğer olur da ölümsüz olmanın neden iyi bir şey olmadığını öğrenirsem, hayattaki amacımı kaybederim. Bir iki sene daha amaçsız bir şekilde dolaşmak istemiyorum. Siz de korkuyor musunuz amacınızı kaybetmekten?

 Bu kurs gerçekten çok ilginç. Ölümlü olmak isteyen insanlara çeşitli şeyler uyguluyorlarmış. Mesela bizim sonu iyi bitmeyen aşk hikayelerimizi anlatıyorlar, hatta onları bir ölümlüye aşık etmek için uğraşıyorlarmış. Öğrenciler, "ailesini kaybetmiş bir ölümlü" rolüne girip kurs süresi boyunca anne babalarıyla görüşmüyormuş. Asıl soru; Bir ölümlüye dönüştüklerini nasıl anlıyorlar? Bu kursu başarıyla bitirmiş olmanın göstergesi, ölümsüzlerin kalplerine ölüm korkusunun düşmesiymiş. Ancak bir faninin ölümden korktuğunu söylüyorlarmış.

 Benim o kursa gitmemin tabii hiçbir anlamı olmaz ama açılmasını çok istediğim bir kurs var. Kendimi masum ve erdemli olarak görürdüm. Sonradan bunların aslında saflık olduğunu fark ettim. (İyi, temiz anlamındaki saf değil. "Kör" anlamındaki saf.) "Saflığı bozma kursu" açacak biri var mı acaba?   


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder