Sultan II. Mahmut, sıkça kılık değiştirip (tebdil-i kıyafet) halkın arasına karışırmış. Yine böyle bir akşam, bir ailenin evine misafir olarak gitmiş ve onların sofralarına konuk olmuş. Aile o kadar fakirmiş ki Sultan Mahmut, bu aileye acımış ve vezirine verdiği emirle her bir diliminde altın bulunan bir tepsi baklavayı o eve yollatmış. Aile, baklavayı aldığında bu tepsiyi satmış ve bir aylık erzak ihtiyacını karşılamış. Bir süre sonra, Sultan Mahmut ailenin durumunu merak etmiş ve tekrar evlerine gitmiş. Ailede hiçbir şey değişmediğini görüp bir kere daha altın dolu baklava tepsisi yollatmış. Ev sahibi hiçbir şey anlamamış ama bu tepsiyi satıp yine bir aylık ihtiyacını karşılamış. Padişah, bu kez eve gerçek kimliğiyle gelmiş ve evin sahibini alıp saraya götürmüş. Sultan Mahmut, adamla birlikte hazine dairesine girmiş ve eline bir kürek tutuşturmuş. "Küreği hazineye daldır, kürekte ne kadar altın kalırsa hepsi senindir." demiş. Adamcağız o kadar heyecanlanmış ki küreği ters tutmuş ve hazineye o şekilde daldırmış. Altınlar, küreğin sapından bir bir dökülmüş, fakir adam hiç altın alamamış. Bunun üzerine de Sultan Mahmut, o ünlü lafını söylemiş; "Vermeyince Mabut, neylesin Mahmut?" (Mabut: tapınılan varlık)
Bu aralar çoğu şeyi anlatırken bir hikayenin yardımına ihtiyaç duyuyorum. Onlara yaslanmadan konuşamayacakmışım gibi geliyor. Hiçbir şey yaşamadığım için mi? Hayır. Eski düzeninizle alakası olmayan bir dönemden geçersiniz ama yine de her şeyin tekdüze olduğunu düşünürsünüz ya, aynı öyle ya. Çok değişik şeyler yaşıyorum ama hiçbiri bir hikaye olacak kadar yeterli değil. Ya da hikayenin kendisini yaşıyorum ama yaşadıklarım değişik değil, bilmiyorum. Dürüst olayım, burada yazdıklarımın birbiriyle çelişmesinden hiç korkmuyorum. Ta yıllar önce, bir tanıdığım benim hakkımda "Çok ironik bir çocuk." demiş. O zamanlar "ironik" kelimesinin anlamını bilmiyordum. Öğrenince o kıza hak verdim. Söyledikleri son derece ironik olan tutarlı bir insanım ben. Her defasında inkar ettiğiniz ama aslında olduğunu bildiğiniz bir özellik yok mu kişiliğinizde? Bize hep kendimiz gibi olmamız söylenir, öyle değil mi? Ben de öyle yapmaya devam edeceğim ve size kendimden bir şeyler anlatacağım.
İlk yazımda müzikle aramın pek iyi olmadığını söylemiştim. Böyle olmasına rağmen gerçekten sevdiğim, dinledikçe beni rahatlatan şarkılar var. Hepimizin her konuda bir "estetik" anlayışı var, öyle değil mi? Ben terazi burcuyum. Kısa bir süre önce tanıştığım biri, bana terazinin her zaman güzelliğe önem verdiğini söylemişti. Yani "Dış güzelliğe değil, iç güzelliğe önem veririm." lafı terazi için yalanmış. Bende öyle mi? Bilmiyorum. Böyle bir konuda insan ne kadar seçici olabilir onu da bilmiyorum ama sanatta belli başlı estetik zevkimin, daha doğrusu "inatçı" kurallarımın olduğunu düşünüyorum. Benim zevkimi tam anlamıyla tanımlayacak tek bir tür var; büyülü gerçekçilik Bu "sevdiğim tarzın" adını öğreneli fazla olmadı. Büyülü gerçekçilik deyince aklınıza ne geliyor?
Direkt Vikipedi tanımını söyleyecek olursam "Normal ya da gerçekçi kabul edilen sanat akımlarında olmaması gereken sihirli ve mantık dışı ögeleri içeren sanat akımı." Dikkatinizi çekmek istediğim nokta şurası; "olmaması gereken". Bu dünyada olmaması gereken şeyler var mı sizce? Mutlaka vardır. Peki, olmaması gereken şey büyü müdür? Bir çocuğa büyüyü kabul ettirmek kolay olabilir ama benim amacım yetmiş yaşındaki birinin bile yazdıklarımı "ejderhaların varlığını" kabul ederek okumasını sağlamak. Sanırım bunu yapınca hayattaki amacımı tamamlamış olacağım. (Bunu söylemek için çok mu erken oldu acaba?)
Direkt Vikipedi tanımını söyleyecek olursam "Normal ya da gerçekçi kabul edilen sanat akımlarında olmaması gereken sihirli ve mantık dışı ögeleri içeren sanat akımı." Dikkatinizi çekmek istediğim nokta şurası; "olmaması gereken". Bu dünyada olmaması gereken şeyler var mı sizce? Mutlaka vardır. Peki, olmaması gereken şey büyü müdür? Bir çocuğa büyüyü kabul ettirmek kolay olabilir ama benim amacım yetmiş yaşındaki birinin bile yazdıklarımı "ejderhaların varlığını" kabul ederek okumasını sağlamak. Sanırım bunu yapınca hayattaki amacımı tamamlamış olacağım. (Bunu söylemek için çok mu erken oldu acaba?)
Sanat zevkinizin "büyülü gerçekçilik" olmasının bir dezavantajı var. Etrafınızda öyle şeyler görmek istiyorsunuz. İnsan ilişkilerinizde sihirli bir şey olmasını bekliyorsunuz. İşin tuhaf tarafı, bu sihri kendiniz yapmaya uğraşmak yerine mucizevi bir şekilde olmasını istiyorsunuz. Kısacası hayalperest olmaktan kurtulamıyorsunuz. Umarım yazının devamında da beni ciddiye almaya devam edersiniz çünkü kısa bir süre önce yaşadığım bir olayı anlatacağım.
Yaklaşık bir buçuk ay önce, bölümünü okuduğum dilin yeterlilik sınavı için Ankara'ya gitmem gerekmişti. Önceki yazılarımı okuyup da büyük şehirleri sevmediğimi bilmeyen yoktur herhalde. Üstelik, bulunduğum şehirden Ankara'ya on saat sürdüğü için vazgeçmeyi bile düşünmüştüm. Yine de yapacak bir şey yoktu. Sınava kaydolmuştum ve gitmek zorundaydım. Almaya çalışacağım belge, öyle boş bir şey değildi. Yol boyunca kendimi rahatlatmaya çalıştım. On saat otobüs yolculuğunu düşünebiliyor musunuz? On saatte bile bacaklarımın ağrısından duramıyorum, daha uzun süre yolculuk yapanlar için sabır diliyorum... Gece yolculuğu olduğu için şanslıydım. En azından uyuyabilecektim. Ama uyuyamadım. Bu da yetmezmiş gibi otogardan iner inmez karşılaştığım soğuk, uykusuzlukla birleşince oracıkta otobüse atlayıp geri dönmeyi düşündüm. Evet, yapamazdım. O anki hislerimi nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Umarım beni anlıyorsunuzdur. İstemediğiniz bir şehirde bulunmadınız mı hiç? Ya da bulunduğunuz şehri istemediğiniz oldu mu? Hah, öyle bir şeydi işte.
Metroya bindiğimizde içimdeki nefret iyice artmıştı ama bütün denemeyi Ankara'ya olan nefretimden bahsederek geçirmeyeceğim, merak etmeyin. Gökyüzünde birkaç bulut varken ve güneş tam tepemizdeyken havanın o kadar soğuk olmasına anlam verememiştim. Evet, benim şehrimin de çok dengesiz bir havası vardır. Mesela sabah giydiğiniz montu, öğleden sonra elinizde taşıyarak eve dönme ihtimaliniz çok yüksektir ama güneş varken o sıcaklığı hissedersiniz. (Galiba fazla kişisel bir değerlendirme oldu.) En azından tek başıma değildim. Yanımda üç kişi daha vardı. Zaten başkente tek başıma gitmek gibi bir şeyi aklımın ucundan bile geçiremezdim. Büyük binalar arasında kaybolurdum herhalde. Onların yanından ayrılmamak için gözlerimi onlardan bir saniye bile ayırmıyordum. Oradan oraya yürüyerek sınavın yapılacağı okulu bulmaya çalışıyorduk. Gerçekten çok yürüdük. Okula vardığımızda neler yiyebileceğimi düşünmekle meşguldüm. Okulun güzelliği umurumda bile değildi.
İşte tam o sırada birini gördüm. Dilenci kılıklı bir adam, elinde en az üzerindeki pantolon ve gömlek kadar kirli görünen bir kitap tutuyordu. Yanından geçen insanlardan bir dakikalarını rica ediyor ama kimse adamcağızı umursamıyordu. Adam o kadar telaşlı görünüyordu ki bu şehrin insanlarından korkmama rağmen ona yardım etmek istemiştim. Yanımdaki üç kişiye çok da şüphe çekmeyecek bir bahane söyledim ve yanlarından uzaklaştım. Ne de olsa sınava gireceğim okul hemen gözümün önündeydi. En fazla nereye gidebilirdim ki? Adama doğru adım atarken düşündüklerimi hatırlıyorum da... Büyük şehirde ilk yalnız kaldığım andı. Yardım eli uzatmaya gittiğim kişi tarafından bıçaklansam ne olacaktı? Büyük şehir bu, her türlüsü var... Ankara'da yaşamadığımı belli etmemeye özen göstererek adamla konuşmaya başladım. Adam sonunda konuşacak birilerini bulduğu için çok mutlu görünüyordu. "Bir isteğim yok ki evladım, sadece bu kitabı verecek birilerini arıyordum." dedi. Şaşırmıştım. Kir içindeki bu adamdan böylesine temiz bir Türkçe çıkacağını beklemiyordum. (Evet, ön yargılar.) Adamın konuşması beni rahatlatmıştı ve elindekinin ne kitabı olduğunu sordum. Cevap vermeden önce elime kitabı tutuşturdu. Benim kitabı sıkıca tuttuğumdan emin olduktan sonra cevap verdi. "Bu kitap her şeyi bilir." dedi. Sağa sola bakarak etrafını kontrol etti ve bana döndü. Bu kitabın ne zaman yazıldığını sordum. Evet, aptalca bir soru olduğunu düşünüyorsunuzdur. Her şeyi bilen kitabı elimde tuttuğumu öğreniyorum ve aklıma ilk gelen soru, kitabın ne zaman yazıldığı mı oluyor? Elimdeki kitap çok eski görünüyordu ve onun bir tarihi eser olabileceğinden şüphelenmiştim. Karşımda bir tarihi eser kaçakçısı olabilir miydi acaba? Alın işte, büyük şehir! Bitmiyor stresi. Adam düşünmeye başladı, sağ gözünü sıkıca kapattı. Ciddi ciddi düşünüyordu. "On beşinci yüzyıl." dedi.
Yerimde olsanız ne yapardınız? Kitabı adamın kafasına geçirip koşarak uzaklaşacak ya da hiçbir şey söylemeden kitabı alıp ilk otobüsle dönecek insanlar tanıyorum. Keşke ben de onlar gibi olsaydım. Kitabın kapağına baktım ve üzerinde "Alem Kitabı" yazıyordu. (Hayır, Kur'an değildi bu.) İşte film şeridinin koptuğu yer tam olarak burasıydı. On beşinci yüzyıla ait kitabın üzerinde nasıl LATİN HARFLERİYLE yazılmış Türkçe bir isim olabiliyordu? Saf, hatta "aptallık" derecesinde saf olabilirim çünkü bu durumu fark etmem ancak memleketime dönmek için otobüse bindiğimde olmuştu. Bir yabancı dil öğrencisi olarak bu dalgınlığımdan utanmalıydım. Adamdan bu durumu açıklaması istemek için artık çok geçti. Kitabı almıştım ve otobüsteydim. Tek yaptığım, adamın kitap hakkında söylediklerini hatırlamak olmuştu. "Bu kitap her şeyi bilir, çocuğum. Yapman gereken şey, kitabın ilk sayfasını açmak ve ona bir soru sormak."
Size adamın devamında söylediklerini şöyle açıklayayım; Evet, bu kitap sorduğunuz her şeyi bilir ama geleceği öğrenmeniz mümkün değil. Mesela, hoşlandığınız bir kız olduğunu varsayalım. Kızın adı da Ayşe olsun. Alem Kitabı'na "Ayşe beni seviyor mu?" diye sorarsanız cevap alabilirsiniz. "Ayşe beni sevecek mi?" diye sorarsanız boş sayfalara bakarsınız. Adamın son belirttiği şey ise tek hakkımın olduğuydu. Yani, her insan bu kitaba tek bir soru sorabilirmiş. Bu yüzden soracağım soruyu çok iyi düşünmem gerekiyordu. Özel bir soru sorarsam, hakkımı boşa harcayakmışım gibi hissediyordum. Verdiğim Ayşe örneğindeki gibi bir kız yoktu etrafımda, yani gönül işlerini baştan elemiştim. Arkamdan iş çeviren biri olup olmadığını da merak etmiyordum.
Geri dönüş yolculuğunun daha rahat geçtiğini itiraf etmeliyim. Kitaba soracağım soruyu düşünürken uykuya dalmıştım. Tabii ki de yanımdaki üç kişiye bu kitaptan bahsetmedim. Onların da çok merak ettiği bir soruya cevap bulmalarını isterdim ama kitap işe yaramıyorsa ne olacaktı? İmajımı "sessiz ve sakin arkadaş"tan "kafayı yiyen çocuk" seviyesine düşürmek istemiyordum. Bu yüzden önce kendim test etmeliydim. Siz olsanız ne sorardınız? Yok mu cevabını delicesine merak ettiğiniz bir soru? Bazı anlar vardır, kendimden öyle bir gurur duyarım ki öz güven denen şeyi son damlasına kadar hissederim. Eve döndüğümde de öyle bir şey oldu. Sorduğum soruyla gurur duymuştum.
Otobüsten indiğimizde bacaklarımın ağrısını umursamadan hemen servise atlayıp evin yolunu tuttum. Bir saat sonra dersim vardı ama gitmeyecektim. Dinlenmeyi hak ettiğimi düşünüyordum. Servis beni evime bir yokuş uzaklıkta olan bir yerde bırakmıştı. Eve kadar nasıl koştuğumu hatırlamıyorum bile. Anneme babama selam bile vermeden odama girdim, kapıyı kapattım ve çantamdan Alem Kitabı'nı çıkardım. O an gelmişti. En çok merak ettiğim şeyi soracaktım. Belki de alacağım cevap, içinde bulunduğum bu sıkıntıdan kurtaracaktı beni. Heyecanlıydım ama her şeyi bir çırpıda yapıp bitirmek istemiyordum. O sırada bu kitabın işe yaramama ihtimali olduğu aklımın ucundan bile geçmemişti. Dilenci kılıklı adamı da unutmuştum. Tek yapmak istediğim o soruyu sormaktı. Son bir kez daha soracağım şeyi akıl süzgecimden geçirmeye başladım. Özel bir soru soramazdım. Tek hakkım vardı. Öyle bir soru olmalıydı ki bu alabileceğim en kapsamlı cevabı almalıydım. Kitabı yatağımın üzerine koydum ve ilk sayfasını açtım. Kafamı sayfaya doğru yaklaştırdım ve o soruyu sordum;
"Neden?"
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder