6 Şubat 2016 Cumartesi

Bilişsel Çarpıtma


 Yıllar önce babam bir üniversitenin hastanesinde yatarken onu ziyaret etmiştim. Odadaki diğer hastaların durumu da ciddiydi. Hele biri vardı ki beni en çok korkutan kişi de oydu. Hastanın kendisini hiç görmedim, ben hastaneden ayrılana kadar sadece bomboş olan yatağını izledim. Yanlış hatırlamıyorsam ben orada bulunduğum sırada o ameliyattaydı. Anneme onun hastalığını sorduğumda ise yıllar sonra bile tedbiri elden bırakmamama vesile olacak şeyi öğrendim. Adam mutfakta bir şişe görmüş. Artık cam şişe midir pet şişe midir bilemiyorum. Meyve suyu sanıp içmiş ama aslında içtiği şey, tuz ruhuymuş. Gerisini siz düşünün. O günden sonra mutfakta gördüğüm gizemli şişelere, yarısı dolu bardaklara hep şüpheyle yaklaştım. Hatta ağzına kadar dolu, içinde su olduğu belli olan sürahi için bile "Anne, bunun içinde su mu var?" diye sormaya başladım. Bazen suyun rengine bile güvenemiyorsunuz. Her an birileri tarafından zehirlenecekmiş gibi hissettiğiniz zamanlar mı olmuyor mu? 

 Paranoyaklığımın kaynağı o olay mı bilmiyorum ama çok da şikayetçi olduğumu söyleyemem. Şüphe, sizi beladan kurtarıyor. İnsan ilişkilerinde de bu böyle. Kimseye yaklaşmıyorsunuz ve sonuç olarak başınız derde girmiyor. Bu da yalnız kalmanıza sebep oluyor, işin bu kısmının kötü olduğunu biliyorum fakat her şeyin bir bedeli var. Bedel ödeyenlerin hep kişiliklerine sadık olan kişilerin olması da beni üzüyor. 

 Anlatmak istediğim bir olay daha var. Sonra asıl meseleye geleceğim. Bu seferkine inanması daha zor, doğruluğundan ben de emin değilim ama annem, bir arkadaşına anlatırken duymuştum. Annemin bir arkadaşının başına gelen bir olay. Bir gün, bu ailenin arabasını çalmışlar. Aile polise gitmiş, gerekli her şeyi yapmış fakat araba bir türlü bulunamamış. Bir hafta sonra bir bakmışlar ki araba kapılarının önünde duruyor. İçinde de bir not var; "Arabanızı almak zorundaydım, çok özür dilerim. Yardımınız için çok teşekkür ederim. Yardımınızın karşılığı olarak sizin için Bodrum'da xxx otelinde bir haftalık tatil rezervasyonu yaptırdım." Bu tür bir not. Aile, Bodrum'daki oteli arayıp sormuş. Gerçekten de kendi adlarına parası ödenmiş bir haftalık tatilin olduğunu görmüşler. Hazırlık yapıp hemen yola çıkmışlar, bir hafta boyunca güzel bir tatil geçirmişler. Memleketlerine döndüklerinde ise gördükleri manzara bomboş bir ev olmuş. Evin perdelerini bile söküp götürmüşler.

 Ben suya korkuyla yaklaşıyorken o ailenin bir daha tatile çıkmaktan korkması da doğal olur herhalde. Peki burada hangi taraf suçlu oluyor? Korkutan mı yoksa korkan mı? Tabii ki her bardaktaki su, tuz ruhu olamaz ya da o aile her tatile çıktığında evlerini soyacaklar diye bir şey yok fakat insan ister istemez korkuyor. İnsanlar da arkadaşlarının bu korkularını giderecekleri halde onlara, asıl suçlu onlarmış gibi yaklaşıyor. Suçluyu yanlış yerde arıyor olabilir misiniz acaba? Suçlunun nerede olduğunu bilemeyeceğim ama sorunumun adını çok iyi biliyorum; bilişsel çarpıtma. İlk defa lisede sosyoloji dersinde -psikoloji de olabilir emin değilim- duymuştum o kavramı. Lisede de bu konu hakkında bir deneme yazmıştım. Hâlâ bunlarla uğraşıyor olmam neyi gösterir? Tarihin tekerrür ettiğini mi? Neyse, bilişsel çarpıtmanın türlerine bakalım;

 Keyfi Çıkarım: Sizi sevmesini istediğiniz bir insan var diyelim. Aslında sevdiğine dair sağlam kanıtlar da var ama siz başka derdiniz yokmuş gibi gidiyorsunuz ve o kanıtları göz ardı edip o kişinin sizi sevmediğine kendinizi inandırıyorsunuz. Kim yapar böyle bir şeyi? 

 Seçici Soyutlama: Öğretmenin tüm sınıfı azarlamasının sebebini sadece kendinize bağlamanız gibi bir şey. Çok şükür ben de bu kadarı yok. 

 Aşırı Genelleme: Masanın birinde duran yarısı dolu bir bardaktaki suyu bana asla içiremezsiniz. Neden? Çünkü tuz ruhu içip ölen birini biliyorum. Bu sebeple bütün "gizemli bardakların" içinde tuz ruhu vardır. Beni aksine inandırabilir misiniz? 

 Büyütme ve Küçültme: Birisi gözlerinize iltifat eder, hoşunuza gider ama bunun pek bir önemi olmadığını düşünürsünüz. Bir göz sayesinde kaç kişi sizin peşinizden koşar ki? Başka birisi saçlarınızın kötü göründüğünü söyler, gün boyunca kafanıza takarsınız. 

 Ya Hep Ya Hiç: İyi not alırsanız kendinizi en iyisi olarak görür, kötü not alırsanız işe yaramazın teki olduğunuzu düşünürsünüz. Açıkçası bu benim tarzıma biraz ters. Bu hayatta beyaz ve siyahın yanında grinin de olduğuna/olması gerektiğine inanıyorum. Gri de olduğu için insanlar bu kadar karmaşık değil mi zaten? Ne çekiyorsak griler yüzünden çekiyoruz.

 Felaketleştirme: Kısacası, başarısızlığınızın dünyanın sonu olduğuna inanmanız. Bu sorunu da aştığımı görebiliyorum aslında, şanslıyım. Dünyanın sonu, kimin başarısızlığı sonucunda gelecek acaba? Hepimizin mi? 

 Gereklilik İfadeleri: Yobaz dediğimiz insanlar aslında "ilkel" fikirleri olan kişiler değil, değişmeyen fikirleri olanlardır. Katı kuralları vardır, o kadar katıdır ki ne kadar mantıklı kanıt sunarsanız sunun vazgeçmeyeceklerdir. Mantıklı bir şey duyduğumda ikna oluyorum ama bunun uzun sürdüğünü itiraf etmek zorundayım. 

 Zihin Okuma: Çok bilmişlik mi yoksa kendine fazla güvenme mi denmeli bilemiyorum. İnsanların ne düşündüğünü bildiğini iddia etme durumu. Bu da yetmezmiş gibi, çevrenizdekilerin de sizin düşüncelerinizi bilmesi gerektiğine inanıyorsunuz. Bu dünya o kadar fantastik değil maalesef. 

 Bilişsel çarpıtmadan tekrar bahsederek tarih döngüsünü gerçekleştirdiğimi hissediyorum. Bunu bir check-up olarak düşünebiliriz. Zaman içinde kaç maddeyi aşmış olduğumu görmek istedim ve durum o kadar da kötü değil. Kendimi daha iyi hissediyorum ama aklıma takılan son bir şey var. Bu durumu nasıl açıklayacağımı bilmiyorum, o yüzden sadece bir örnek vermekle yetineceğim. Lisedeki ben olsaydım, bu örneği atarlı bir şekilde verirdim. Birkaç ay önceki ben olsaydım bu örneği asla vermezdim. Şimdi ki ben olarak bu örneği insanların diyeceklerini umursamadan vereceğim. Yine de biliyorum ki bahsedeceğim şey eğer bir Budist rahip ya da samuray hakkında falan olsa çok daha ilgi çekerdi. Ön yargıları yıkmak gibi bir derdim yok zira geçtiğimiz dönem ön yargılar hakkında bir kitap okuduktan sonra konudan yeterince soğudum. Tek istediğim, karakterlerden çok, olaya bakılması. (Beni böyle bir açıklama yapmak zorunda bırakan bir toplumda yaşadığım için de utanıyorum.) Başınıza bir dert gelir, herkesten bunu unutmanız gerektiğini duyarsınız. Sanki unutmanız gerektiğinin farkında değilmişsiniz gibi gelip bir de bunu söylerler. Siz kendinizi ne kadar rahatlatsanız da içinizde bu konuda bir kıskançlık kalır. Biliyorum, söylediklerim çok soyut görünüyor ama örneği verince daha anlaşılır hale geleceğini düşünüyorum. Ben "Neden?" sorusunu çok soran biriyim. Bir insan bana, beni sevdiğini sorsa bile direkt nedenini sorarım. Sorardım. "Kimse beni sevmez, ben çok eziğim." diye düşünmüyorum tabii ki. Sadece, neden ben olduğumu merak ediyorum. Bu her ne kadar masum bir istek gibi görünse de bazen kıskançlık boyutuna ulaşabiliyor. Hepimiz için geçerli. Neye, neden karşı çıktığımızı bilmeden etrafa hakaretler savurmaktan başka bir şey yapmıyoruz. Lafı fazla dolandırmadan örneği verip bitireyim; 

 Gerçek adı Amr bin Hişam olan ve sonradan Ebu Cehil (Cehaletin Babası) olarak anılan kişiyi lisede illa duymuşsunuzdur. Tarih dersinde olmasa bile din dersinde bahsi mutlaka geçmiştir. Kendisi İslam'a ve Hz. Muhammed'e en çok karşı çıkanlardan biriymiş. İlginçtir ki bu kişinin eski lakabı Ebu'l Hakem (Bilgeliğin Babası) imiş. Kabileler arasında çok güvenilen ve saygı duyulan biriymiş. Hz. Ali bir gün ona "Muhammed'in peygamberliğine gerçekten inanmıyor musun?" diye sormuş. Ebu Cehil de cevap vermiş; "İnanıyorum ama neden o?" 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder